Sorumluluğu kendi dışımızda arayamayız

Sorumluluğu kendi dışımızda arayamayız
TİKB’nin bugün içinde bulunduğu durum, yapısal ve konjonktürel zaaflarımızın bir sonucudur

TİKB’nin bugün içinde bulunduğu durum, yapısal ve konjonktürel zaaflarımızın bir sonucudur

Alınteri: Birinci soruya verdiğiniz yanıt sırasında, TİKB’nin bugünkü etkisiz konuma sürüklenmesine yol açan nesnel ve öznel etkenler bütünlüğünden söz ettiniz. Bu bütünlük içinde öznel nitelikte olanların belirleyici olduğunun altını çizdiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz? TİKB’nin tarihsel gelişim çizgisi üzerinde etkili olan nesnel ve öznel faktörleri hangi başlıklar altında toplarsınız?

 

Hasan Selim Açan: Örgütlerin tarihsel gelişim süreçlerinin anlatımı sırasında, gelişme ve atılımları da gerileme ve krizleri de kişilere bağlamak, bu anlamda meseleyi ‘kişiselleştirmek’ Türkiye solunda çok yaygın bir hastalıktır. Bunun karşı kutbunu ise, herşeyi getirip “koşulların elverişsizliğine” bağlayan nesnelcilik eğilimi oluşturur.

 

Bunların her ikisi de Marksizme ve onun materyalist tarih anlayışına aynı ölçüde uzak ve aykırı yaklaşımlardır ve her ikisi de, ortaya çıkan özellikle de ‘istenmeyen’ sonuç üzerindeki sorumluluk payını üstlenmekten kaçış eğiliminden kaynaklanır. Ünlü sözdür: “Kabahat samur kürk bile olsa kimse üzerine almak istemez”.

 

Birinci eğilim, daha çok, kendilerini olup bitenlerin dışında gören -daha doğrusu, başarısızlıklar söz konusu olduğu zaman ‘etkisiz eleman’ görünümüne bürünmeyi tercih eden- kadrolarda kendini gösterirken, ikinci eğilim, yönetici konumlardaki organ ve bireylerde ortaya çıkar. Sonuçta ikisi de sorumluluğu dışsallaştırıp kendileri dışındaki etkenlerin sırtına yıkmakta birleşirler.

 

Halbuki Marksist tarih anlayışına göre, “insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar” fakat bunu “içinde bulundukları verili tarihsel koşullar içinde” gerçekleştirirler. Bunlardan birincisi işin ‘öznel’, ikincisi ise ‘nesnel’ yönünü oluşturur ve bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Yalnız bu bütünlük ilişkisinde şu noktayı da gözden kaçırmamak gerekir: Parti (örgüt) gibi ‘bilinç’ öğesinin temsilcisi olarak ortaya çıkmış, devrime öncülük misyonunu yerine getirmeye soyunmuş bir kolektifin çizdiği tarihsel gelişme grafiği söz konusu ise ‘öznel’ etkenlerin sonuç üzerindeki rolü her zaman tayin edicidir.

 

Bugün özellikle de ’68 kuşağından geriye kalmış ya da ’78 kuşağı olarak tanımlanan kuşaktan hangi devrimciye soracak olsanız, onların devrimcileştikleri tarihsel kesitlerle bugünler arasındaki büyük ve derin farkı size çok canlı örneklerle anlatırlar.

 

Sözünü ettiğimiz kesitler, toplumda genel bir siyasal uyanışın, buna bağlı olarak işçi sınıfının ve değişik emekçi kesimlerin hak arayışı ve mücadelelerinin yükseldiği dönemlerdir. Literatürdeki kısa tanımla bunlar, “devrimci dalganın kabardığı yükseliş dönemleri”dir. Böylesi dönemler, toplumda genel bir siyasal canlanma ile karakterize olur. En umulmadık kesim ve bireyler bile harekete geçer, geridekiler öne fırlar, korkaklar dahi cesaret kazanır, ‘devrimcileşir’. Bu canlılık tabii ki devrimci örgütlerin de yelkenlerini şişirir, örgütlü devrimci faaliyetin etkisini arttırır, sonuç almayı, genişlemeyi ve büyümeyi kolaylaştırır.

 

’68 dönemi ve ’70’lerin ortalarıyla aynı ölçüde olmasa da ’90’ların ilk yarısını da böyle genel bir ‘canlanma’ dönemi olarak tanımlayabiliriz. ‘90’ların sonlarından başlayarak 2000’ler sonrasını gözönüne getirecek olursak, bu andığımız tarihsel kesitlerin tam tersi bir manzara çıkar karşımıza. (Bunun sadece Türkiye’ye özgü olmayıp dünya çapında bir geri çekilme/dibe vuruş kesiti olduğunu da bu arada hatırlatayım).

 

En geri olanı bile sarsıp harekete geçiren, peşine takıp arkasından sürükleyen bir kabarma şurada dursun, sosyalizm idealine bağlılığın, örgütlü devrimci mücadelede ısrarın, kısacası devrimci olarak kalabilmenin bile ‘zor’ olduğu yıllardır bu yıllar. Devrimci dalganın geri çekildiği -resmen dibe vurduğu- böylesi durgunluk dönemlerinde örgüt ve birey olarak ayakta kalabilmek bile farklı bir bilinç, güçlü bir irade gerektirir. Devrimciliğin derinliği ve kalitesi de zaten asıl olarak böylesi gerileme ve durgunluk dönemlerinde çıkar ortaya. Dalganın kabardığı yükseliş ya da canlanma dönemlerinde bir “sürükleniş” hali olarak da ortaya çıkabilen köksüz devrimcilik, bu tür sınav kesitlerinde tökezlemekten, dahası yere kapaklanıp devrimciliğin dışına düşmekten kurtulamaz.

 

Devrimci kabarma dönemlerinden farklı olarak devrimci örgütler de sıçramalı bir gelişme ve büyüme kaydetmek şurada dursun, mevcut kadro ve ilişkilerini korumakta dahi zorlanırlar bu kesitlerde. Benzer bir zorlanma, örgütlerin eylem kapasitelerinde de kendini gösterir. Devrimci kabarma dönemlerinin koşullarında gerçekleştirilmesi çok kolay eylemler dahi, devrim ile karşı devrim arasındaki güç dengelerinin değişmesi, burjuva karşı devrimin ve devletin kazandığı üstünlük ve avantajlar nedeniyle yapılamaz hale gelir ya da ancak eskisinden çok yüksek bedeller karşılığında gerçekleşebilir. Örgütün faaliyet düzeyi ve etkinliğindeki bu sınırlanma, dönemin genel atmosferinden kaynaklanan çözülme ve kaçış eğilimlerini hızlandıran ek bir faktör olarak devreye girer. Basit nedenlerin bile ağır sonuçlar doğurduğu, sonuçların nedene dönüşerek birbirine eklendiği ve gitgide daha fazla kapanan boğucu bir cendere çıkar sonuçta ortaya.

 

TİKB’nin bugünkü etkisiz konuma sürüklenişinde nesnel koşulların rolünü bu bağlantı içerisinde sanırım daha açık olarak görür, yerli yerine oturtabiliriz. Bu bağlantı bize aynı zamanda sorunun sadece TİKB’ye özgü ya da TİKB’den kaynaklanan ‘özel’ bir durum olmadığı gerçeğini gösterir. Hatta sorun sadece Türkiye soluna özgü bir durum da değildir.

 

Fakat daha önce de söylediğim gibi, sınıfa ve kitlelere öncülük iddiasını taşıyan devrimci bir örgütün gelişim sürecinden söz ediyorsak eğer, nesnel koşullardaki değişmenin, geriye çekici faktörlerdeki çoğalmanın üzerinden atlamak nasıl mümkün ve doğru değilse, bütün suçu nesnel faktörlerin sırtına yıkmaya kalkışmak da doğru ve devrimci bir yaklaşım değildir. Sonucu tayin eden asıl etkenler öznel alanda aranmalıdır.

 

Bunların başında da örgütün gelişim seyri ve kaderi üzerinde belirleyici bir konum ve role sahip olan yönetici organların ve bu organlarda yer alan bireylerin hataları, yanlışları, varsa işledikleri ideolojik, siyasi ve örgütsel suçlar gelir. Örgütün gelişimine zarar veren, başlangıçta yıkıcı sonuçlar doğurmamış olsa dahi gelişimi sınırlandırıp tek yanlılaştıran yanlış politik tercih ve yönelimler, hayat tarafından ıskartaya çıkartılan isabetsiz kararlar, örgütün komünizm tarihsel amacına ve tarihine yabancılaşmasına yol açan tutum ve yaklaşımlar, örgüt içi yaşamda durgunluk ve çürümeye zemin hazırlayan ilkel tutum ve alışkanlıklarda ısrar, devrimcilik anlayışı ve kadro ölçütlerinde deformasyon… öznel etkenler kapsamında ilk anda akla gelen başlıklar olarak sayılabilir. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullardaki değişmeleri zamanında görüp devrimci bir tarzda çözümleyememiş ve örgütü de buna uygun konumlandıramamış olmak da bu yanlışlar içinde görülmelidir. Keza örgütün çizgi ve politikalarında bir sapmanın olmadığı durumlarda dahi dönemin nesnel koşullarından dolayı beslenme kaynaklarında ortaya çıkan daralma ve farklılaşmanın sonucu kadro ve taraftar yapısında kendini gösteren sulanma ve deformasyonu da sonuç üzerinde etkili öznel etkenler içinde anmak gerekir.

 

Hepsi bunlardan ibaret olmamakla birlikte bunlar, sonuçta dönemin koşullarıyla da bağlantılı ‘konjonktürel’ hatalar, yanlışlar ya da bırakılan boşluklardır. Bunlara bir de TİKB’nin tarihi boyunca altedemediği yapısal zaaflarını eklemek gerekir. Bu yapısal zaaflar ve onların hangi dönemlerde ne gibi olumsuz sonuçlara yol açtığı, o dönem belirlenmiş delege topluluğunun ezici bir çoğunluğu tarafından benimsenip onaylanan 4. Konferans Raporu’nda büyük bir açıklık ve cesaretle ortaya konulmuştur. Fakat 1996’dan başlayarak örgütün canına okuyan kavga kaçkını küçük burjuva aydın oportünizmiyle yaşanan ayrılığın tozu-dumanı içinde kaynayıp gitmiştir o devrimci özeleştirel yaklaşım. Tabii onun da geliştirilmeye ve derinleştirilmeye ihtiyacı vardır.

 

Sonuç olarak, TİKB’nin bugün içinde bulunduğu durum, onun yapısal-tarihsel zaaflarıyla yıllar içinde bunlara eklenen yenilerin toplamından doğan bir sonuçtur ve onun bundan sonraki gelişim seyri ve kaderi bir yönüyle de bu toplamın devrimci bir tarzda aşılıp aşılamayacak olmasına bağlıdır.

 

[Son bölüm: TİKB’yi yaşatmaktaki ısrarın nedenleri ve tarihsel anlamı]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar