Sosyalizmde çalışmanın karakteri

Sosyalizmde çalışmanın karakteri

Sosyalizmle kapitalizm arasındaki temel farklardan birini de çalışmanın (iş’in) karakteri (ve koşulları) arasındaki taban tabana zıtlık oluşturur.

H. Selim Açan

Emeğin kendisinin de metalaştığı kapitalist özel mülkiyet düzeninde işçi ne kadar çok zenginlik üretirse kendisi o kadar yoksullaşır. Çünkü ürettiği nesne (emeğinin ürünü) ondan bağımsızlaşmış, ona yabancı, dahası sermaye biçimine bürünerek onun üzerinde, büyüdükçe onu daha fazla egemenliği altına alan bir güç olarak karşısına çıkar.

Bu sınırlar içinde yabancılaşma, işin sadece bir cephesini, işçinin kendi emeğinin ürünüyle olan ilişkisi yönünden bir kopukluğu anlatır. Ancak Marks’ın 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları‘nda -ve sonrasında Kapital‘de- işaret ettiği gibi bu aslında bir ‘sonuç’tur. Bu sonucu da doğuran asıl yabancılaşma “üretim eylemi içinde, üretici faaliyet sırasında” ortaya çıkar.

..Eğer işçi üretim eyleminin ta içinde kendi kendisinden yabancılaşmasaydı, kendi emek ürünü işçinin karşısına nasıl yabancı olarak çıkardı” diye sorar Marks. Yanıtını da hemen ardından verir: “Ürün, en nihayetinde, üretici faaliyetin özetinden başka bir şey değildir. O halde, emek ürünü eğer yabancılaşma ise üretimin kendisi de aktif yabancılaşma, faaliyetin yabancılaşması, yabancılaşmanın faaliyeti olması gerekir. Emek nesnesine yabancılaşma, emek faaliyetindeki dışlaşmanın, yabancılaşmanın özetinden başka bir şey değildir” (Marks, 1844 Elyazmaları).

Sosyalizm işte bu yabancılaşmayı ortadan kaldırır. Daha doğrusu sosyalizm, toplumsal üretim faaliyeti sırasında ve emeğin ürettiği ürünlerle olan ilişkisinde yabancılaşmanın her biçim ve tezahürünü ortadan kaldırmak ZORUNDA OLAN bir sistemdir. Bunu başaramayan bir sosyalizm sosyalizm değildir!..

Bu yabancılaşma, işçi ile iş arasındaki ilişkide kendisini bir ‘nefret’ ve ‘kaçış’ ilişkisi olarak gösterir. Bu koşullar altında çalışma emekçilere insani bir ihtiyaç ve keyif olarak değil zorunluluk nedeniyle katlanılan bir angarya olarak görünür. Sosyalizm ile kapitalizm arasındaki temel fark da kendisini zaten bu noktada gösterir. Emeğin ve insanlığın kurtuluşunu gerçekleştirme iddiası ve hedefine sahip sosyalizmde çalışma (iş), üretici bir varlık olarak insan olmaktan ileri gelen bir ihtiyaç ve keyif aracıdır. Daha doğrusu böyle olmak zorundadır.

Nitekim Sovyetler Birliği başta olmak üzere 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratikleri sırasında tanık olunan emek kahramanlıklarının, olağanüstü fedakarlık ve yaratıcılıkların temelinde bu duyumsamanın kitleselleşmiş olarak en üst düzeylerde yaşanması yatar. Buna karşın, revizyonist sistemin 1980’lerdeki iflasında nasıl yıkıcı bir rol oynadığı dönemin resmi Komünist Parti belgelerinde de itiraf edilen işten kaçmaların, işe geç gelmelerin, mesai sırasında kaytarmaların, zaman, malzeme ve ürün israfının olağanüstü boyutlar kazanması gibi olgular ise üretim süreçlerindeki kapitalistleşmenin, işçi ile iş, emek ile ürünleri arasındaki yabancılaşmanın sonuçlarıdır ve sosyalizmin içten içe nasıl yozlaşıp çürütüldüğünün en somut göstergelerden biri olarak görülmelidir.

Kapitalizmde çalışma: Emeğin kendine yabancılaşması

Sosyalizmde çalışmanın zoraki katlanılan bir angarya olmaktan çıkıp insani bir ihtiyaç ve keyif aracı haline gelmesi, genel geçer sloganlara dayalı yüzeysel sosyalizm algısına sahip sosyalistler tarafından bile sosyalist bilincin kazandırdığı devrimci idealizme bağlanır. Yani sorun bir bilinç ve bilinçlendirme sorununa indirgenir.

İdealizmin daniskası bu yüzeyselliğin, Marksist bilimsel sosyalizm öğretisiyle bir ilgisi yoktur. Üstelik bu kafa, 20. yüzyıl pratikleri sırasında tanık olduğumuz Pol Pot’çuluk türünden cinayet niteliğindeki çalışma/üretim seferberliklerine kalkışmaya açık bir yapıya sahiptir.

Halbuki çalışmanın/iş’in gerçek anlamda sosyalist bir karakter kazanması, sınıfı ve emekçi kitleleri ajite eden kültürel-manevi bir süreç olmaktan önce o bilinç sıçramasına da temel oluşturacak tarzda üretim süreçlerinin örgütlenişi ve emekçilerin çalışma koşullarının kökten değiştirilmesinde cisimleşen maddi bir değişim/farklılaşma sürecinin ürünüdür. Bu köklü değişimde somutlanır. Tabii bunun da gerisinde üretimin amacındaki farklılaşma yatar.

Marks, kendisini sadece üretimin sonuçlarında değil bizatihi üretim eylemi içinde, üretici faaliyet sırasında ortaya koyan emeğin yabancılaşmasını şöyle tanımlar:

“… Peki, emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur?

Bir kere emek işçiye dışsaldır, yani işçinin içsel doğasına ait değildir. Bu nedenle işçi çalışırken kendisini onaylamaz, fakat reddeder. Kendisinden hoşnut olmaz, fakat mutsuzluk duyar. Fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, fakat bedenini eskitir, zihnini köreltir. Onun için işçi, ancak mesai dışında kendisini kendinde hisseder, çalışırken kendini kendi dışında hisseder. Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir. Bundan ötürü, çalışması gönüllü değil, fakat cebridir, zora dayalı çalışmadır. Öyleyse çalışması bir ihtiyacın karşılanması değildir. Çalışması, çalışma ihtiyacının dışındaki ihtiyaçları karşılamanın bir aracıdır. 

Emeğin (bu-nba) yabancı karakteri, fiziksel ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz çalışmaktan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, yani insanın yabancılaştığı emek, kendini kurban etmedir, çile çekmedir. Son olarak, emeğin işçiye dışsal karakteri, emeğin işçinin kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında, işçinin çalışırken kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında görünür (…)

Bütün bunların sonucunda insan (işçi) ancak yemek, içmek, çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa barınma, giyinme gibi faaliyetlerde kendisini özgür aktiflikte hissedebilir. İnsani işlevlerinde ise artık kendisini bir hayvandan başka türlü hissedemez. Hayvansı işlevler insani, insani işlevler hayvansı olur.

Gerçi yemek, içmek, çoğalmak vb. sahici insan işlevleridir. Ama soyut olarak ele alınırsa, bütün öteki insani faaliyetler alanından koparılıp kendi başına tek ve sonal amaç haline getirilirse bunlar hayvansal işlevlerdir” (Marks, 1844 Elyazmaları).

Marks’ın çalışma ile işçi arasındaki yabancılaşma ve sonuçlarına dair çizdiği bu etkileyici tablo, emekçinin şahsında insanı insanlıktan çıkaran bu boğucu ilişkinin zincirlerini parçalamak için hangi adımların atılması gerektiği konusunda da yol göstericidir.

Çalışmanın insanileşmesi

Bu adımların başında kuşkusuz, üretim araçlarını özel mülkiyet konusu olmaktan çıkarmak, bu sayede önce üreticiler ile üretim koşulları arasında yaratılmış olan kopukluğa son vermek gelir. Çünkü bir yanıyla kendisi de yabancılaşmış emeğin ürünü olan özel mülkiyet, o andan itibaren emeğin hem kendi ürünlerine hem de çalışmaya yabancılaşmasının nedenine/aracına dönüşür. Ancak kapitalizmden sosyalizme geçişin tayin edici adımlarının başında gelmekle birlikte üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet düzenine son vermek, tek başına, çalışmanın yani üretim faaliyetinin insanileşmesini sağlamaya yetmez. Bunu başka adımların takip etmesi şarttır.

Buradaki kilit halkayı, Marks’ın yukardaki yabancılaşma tasviri sırasında kullandığı bir kavramla ifade edecek olursak -ki o ve Engels, bu ve benzeri tanımları başka eserlerinde de sosyalizmle eş anlamlı olarak kullanırlar- “çalışmanın/üretmenin bir ihtiyaç haline gelmesi” oluşturur.

Çalışmanın zorla katlanılan bir eziyet/angarya olmaktan çıkıp insani bir ihtiyaç, insanın kendini gerçekleştirme ve ifade etme aracı olarak zevk ve keyif konusu haline gelmesi nasıl sağlanacaktır? Burada sorun emeğin özgürleşmesi sorunudur ve bunun gerçekleşebilmesi, işçinin (insanın) yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu zorunlu gereksinimlerini karşılayabilmek için harcaması zorunlu emeğin sınırlarının alabildiğine daralmasına bağlıdır. Marks’ın Kapital’de formüle ettiği tanımla ifade edecek olursak, “gerçek özgürlük alemi ancak, zorunluluk ve günlük kaygılarla belirlenen emeğin sona erdiği yerde fiilen başlamış olur”.

Kapitalist sistemde emek (işçi) yaşamını sürdürebilmek için çalışır. Çalışmasının amacı budur ve bu amaçla sınırlı olarak yapılan bir üretim faaliyetinin hayvanların üretim faaliyetinden öz olarak hiçbir farkı yoktur. Doğada hayvanlar da fiziksel ihtiyaçlarının dayatmasıyla, onları karşılamak için üretim yaparlar. Hayvanların faaliyetinden öncelikle bilinçli bir faaliyet olmasıyla ayrılan insanın üretim faaliyetinin ayırdedici diğer bir temel özelliğini de insanın fiziksel ihtiyaçlarının dışında, onlardan özgür olduğunda da üretmesi/üretebilmesi oluşturur ve insan asıl yaratıcılığını o zaman konuşturur.

Kapitalizm, insanın (emeğin) bu özelliğini körelten bir sistemdir. Yemek, içmek, çoğalmak, barınmak, giyinmek gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını bile bütün insani yönlerinden arındırıp emeğin üretici faaliyetinin yani çalışmanın amacı haline getirerek hayvansılaştırır. Kapitalizmde işçi yaşadığı için değil, yaşayabilmek için çalışmak zorundadır. Üretim süreci işçi için değil, işçi üretim süreci için vardır. İşte sosyalizm, bütün bu insanlıkdışı durum ve ilişkileri ortadan kaldırarak tersyüz etmekle yükümlüdür. Bu konularda kapitalizmden gözle görülür, tam ve kesin bir kopuş sağlayamayan bir sosyalizm düşünülemez.

Sosyalizmde çalışma değil “tembellik hakkı” esastır

Türkiye solunda uzun yıllar -ve kimilerinde halen- sosyalizm çalışma ile özdeşleştirilmiş, emeğe değer verme adına çalışma yüceltilmiştir. Bu aslında sosyalizmi kapitalizme yakınlaştıran, daha da vahimi, toplama kamplarının girişlerine bile “çalışma özgürleştirir” (“Arbeit macht frei”) sloganını yazan faşizmle bu yönden arasındaki sınırları belirsizleştiren koyu bir cehaletin yansımasıdır. Komünizmin başlangıç evresi olarak sosyalizmin kapitalizmle olan özsel farklılıklarının nerede yattığı ve komünizmin insanlığa nasıl bir gelecek vaad ettiği konularında bilimsel sosyalizm öğretisine olan uzaklığın göstergesidir. Sosyalizmi bu açıdan tanımlamak gerekecek olursa eğer onu, çalışmanın değil “tembellik hakkı”nın esas olduğu ve bunu genişletmeyi amaç edinen bir toplumsal sistem olarak tanımlamak doğru olandır.

20. yüzyılın sosyalizm pratikleri sırasında -özellikle de Lenin’in geriliğini ve köylü karakterini vurgulamak için “feodal emperyalist” olarak tanımladığı Çarlık Rusyası -ve daha küçük ölçeklerdeki diğerleri- gibi sanayinin ve toplumun fazla gelişmediği geri ülkelerde sosyalizmin “zorunluluk alemi”nin gereklerini karşılayabilecek güçlü bir sınai temele bir an önce ulaşabilmesi için sınıfın ve emekçilerin gönüllü özverisi temelinde ‘çok çalışmaya’ ihtiyaç büyüktü. Çalışma bundan dolayı öne çıkarılıp “Kızıl Cumartesi’ler” gibi kitlesel gönüllü çalışma seferberlikleri örgütlendi.

Ancak tarihsel koşulların dayattığı bu istisnai durum ve örnekler mutlaklaştırılarak sosyalizmin gereği ve kuralı haline getirilemez. Günümüzde sosyalizmi hala bu örnekleri baz alarak tanımlayıp bu temelde propaganda etmek, tarihsel koşullardaki değişme ve farklılıkların yanı sıra insanlığın toplumsal üretici güç ve yeteneklerindeki gelişmelerin farkında olmayan düşünce tembeli dogmatik bir tutuculuğun ifadesidir.

Zorunluluk âlemi”nden “Özgürlük âlemi”ne

Marksizmin bütün klasiklerinde komünizm sık sık “özgürlük alemi” olarak tanımlanır. Bu özgürlük aleminin, insanlığın istese de üstünden atlayamayacağı zorunluluklar alemiyle ilişkisi içinde nasıl gerçekleşeceğini Marks Kapital’de şöyle anlatır:

..Gerçekte özgürlük alemi ancak, ihtiyaçlar ve günlük kaygılarla belirlenen emeğin sona erdiği yerde fiilen başlamış olur; demek ki bu alem, eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının ötesinde bulunur.

Nasıl ki vahşi insan, gereksinimlerini karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden üretmek için doğayla boğuşmak zorundaysa, aynı şekilde uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir. Bunu bütün toplumsal biçimlenmelerde ve akla gelen her üretim tarzında yapmak zorundadır.

İnsanın gelişmesiyle birlikte istekleri artacağı için, bu fiziksel ihtiyaçlar alanı da genişler. Ama aynı zamanda bu gereksinmeleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda özgürlük, ancak doğa ve onun kör güçlerince güdülmek yerine, doğayla alışverişi akılcı biçimde düzenleyen, doğayı ortak denetimleri altına alan, bunu en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun ve ona en yaraşır koşullar altında başaran toplumsallaşmış insana, yani birleşmiş üreticilere bağlı olarak ortaya çıkar. Ama yine de bu bir zorunluluk alemi olmaya devam eder.

Gerçek özgürlük alemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi bunun ötesinde başlar. Ama bu da ancak, bu zorunluluk alemi temelinde serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur” (Marks, Kapital, III. Cilt).

Marks’ın her zamanki gibi olağanüstü derinliğe sahip bu örgün tasvirinde konumuz açısından önemli noktalar olarak özellikle şunların altı çizilmelidir:

1) Özgürlük alemi, yaşamı sürdürmek ve yeniden üretmek için karşılanması gereken ihtiyaçlar tarafından belirlenen zorunluluklar aleminin bittiği noktadan itibaren başlar. Bu sınır, kurgusal ya da keyfi bir sınır değildir, Ayrıca sabit bir nitelik de taşımaz. Toplumsal ihtiyaçların büyümesine paralel olarak değişen dinamik bir karaktere sahiptir.

2) İnsanlığın gelişmesine paralel olarak toplumsal ihtiyaçlar da artar, çeşitlenir, zenginleşir. Fakat üretici güçlerdeki gelişme sayesinde bunları karşılama olanakları da paralel bir biçimde artar. Dolayısıyla ne zorunlu toplumsal ihtiyaçların kapsamı ne de bunları karşılamanın biçim ve yöntemleri insanlığın geçmiş dönemlerinin ölçü ve alışkanlıklarıyla, bunlar baz alınarak belirlenebilir.

3) İnsanın doğayla olan ilişkilerini de kapsayan özgürlük aleminin genişlemesi, üretimin bireysel çıkarlar tarafından belirlenen kör ve anarşik bir rekabete dayalı olmaktan çıkarılıp toplumun kolektif çıkar ve ihtiyaçları yanında insanlığın doğayla ilişkilerini ve geleceğini de gözeten bir plan dahilinde ortaklaştığı koşullarda daha hızlı sağlanır,

4) Özgürlük alemi ile zorunluluklar alemi birbirlerine dışsal ve karşıt olmayıp birinin (zorunluluk alemi) diğerinin de temelini oluşturduğu diyalektik bir iç bağıntılılık ilişkisine sahiptir.

Dolayısıyla ne zorunluluk aleminin (yani toplumun sürekli büyüyen ve çeşitlenen insani ihtiyaçlarının) üzerinden atlayan, onu önemsemeyen, bunun yerini ve ağırlığını tercihe bağlı bir sorun olarak gören keyfi bir ‘özgürlük’ tercihi söz konusu olabilir ne de taşıdığı bütün öneme karşın toplumsal ihtiyaçların karşılanmasını esas alıp bu alandaki sorumluluklarını yerine getirmeyi yeterli gören, buna karşın sosyalizmin asıl amacını oluşturan özgürlük aleminin genişlemesi hedefini talileştirip geleceğe erteleyen bir “sosyalizm” olabilir. Bunların her ikisi de devrimci proletaryanın bilimsel sosyalizm anlayışına aynı ölçüde uzak ve yabancı tek yanlılıklardır.

20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratikleri sırasında bu sorun komünist hareketin karşısına, üretim araçlarının üretimini de içeren ağır sanayi (I. sektör) ile kitlelerin ihtiyaç duyduğu tüketim mallarının üretimini sağlayan hafif sanayi (II. sektör) arasındaki dengenin nasıl kurulacağı sorunu olarak çıkmıştır. Gerek 1920’lerin ikinci yarısında SBKP içinde yaşanan ideolojik tartışma ve saflaşmalar sırasında gerekse 1958 sonrasının polemikleri sırasında Mao’nun önderliğindeki ÇKP’nin Stalin döneminin sanayileşme stratejilerine yönelttiği eleştiriler bu konuda yaşanan tartışmaların en ünlü örnekleridir.

Başlı başına ele alınmayı gerektiren bu tartışmalar sırasında kimin haklı olduğunun doğru tespit edilebilmesi için birincisi, tartışmalara konu edilen SB’nde sosyalizmin inşa edildiği dönemin somut tarihsel koşulları gözönünde tutulmalıdır -ki bu diyalektik ve tarihsel materyalist yaklaşımın zorunlu temel gereğidir. İkinci olarak, Marks’ın şurada aktardığımız kısa alıntısında da büyük bir netlikle vurguladığı gibi özgürlük alemi ile zorunluluk alemi arasındaki diyalektik bağlantı ve bütünlük ilişkisi gözden kaçırılmamalıdır -ki bu da Marksist bilimsel sosyalizm öğretisine sadakatin zorunlu bir gereğidir.

5) İşgünün kısaltılması, özgürlük aleminin serpilip gelişebilmesinin temel önkoşuludur. Bu adım sadece bizim “tembellik hakkı” olarak nitelediğimiz emeğin özgürleşebilmesinin (Marks’ın söylemiyle “özgürlük aleminin serpilip gelişebilmesinin”) değil toplumsal ihtiyaçların karşılanabilmesi için zorunlu olmaya devam eden çalışmanın (iş’in) insanileşebilmesinin de yerine getirilmesi gereken zorunlu önkoşullarından biridir.

Kaldı ki bu adımın önemi, sadece üretmenin ve üretim sürecinin insanileşmesi ile de sınırlı değildir. Emekçinin kendisine, ailesine ve çevresine ayıracağı zamanın artması anlamına gelen işgününün kısalması, onun becerilerini geliştirip zenginleştirme olanağını bularak kendisini “parça-insan” olmaktan kurtarabilmesinden tutalım yönetim işlerine katılacak zaman ve imkan bularak proleter demokrasinin işlemesini kağıt üzerinde kalmaktan kurtarmaya kadar bir dizi alanda sosyalizme özgü bir dizi gelişmenin maddi zeminini/önkoşulunu oluşturmak gibi bir işlev ve önemi vardır. 

Komünizmin yaratmayı hedeflediği “zengin ve gelişmiş bireyselliğin”, “gerçek üretkenliğin”, “özgür faaliyetin”, “(üretken yaratıcı) faaliyetin dopdolu gelişmesi”nin vb. temel önkoşullarından birini oluşturan bu adımın anlam ve önemini, emeğin özgürleşmesi ve komünizmin yaratmayı amaçladığı birey tipolojisinin özellikleriyle bağlantısı içinde (…) ele alacağız. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar