Sosyalizmde yenilenme ihtiyacı

Sosyalizmde yenilenme ihtiyacı

Günümüzde sosyalizmin, bir anlamda “yeniden tanımlanmayı” gerektirecek kapsamda bir yenilenmeye ihtiyacı var.

H. Selim Açan

Günümüzde sosyalizmin, bir anlamda “yeniden tanımlanmayı” gerektirecek kapsamda bir yenilenmeye ihtiyacı var.

20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinin utanç verici bir iflasla noktalanmalarının ardından bu artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Aksi taktirde sosyalizm idealinin yeniden çekim gücü kazanıp “farklı bir dünya” arayışı içindeki işçi ve emekçi kitleler tarafından benimsenen bir amaç ve alternatif haline gelmesi çok zor hatta imkansız.

Ancak bu yenilenme zorunluluğuna nasıl yaklaşıldığı da önemli. Çünkü yozlaşmış sosyalizm pratiklerinin 1989’da rezilce çöküşlerinden sonra bu zorunluluk değişik türden döneklik ve inkar eğilimlerinin bahanesi haline getirildi. “Sosyalizmde yenilenme” görünümü altında Marksizme ve devrimci sosyalizm düşüncesine bir savaş açıldı.

Dolayısıyla 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratikleri sırasında özellikle 1950’ler sonrası sanki hiç yaşanmamış gibi hareket etmeyi sürdüren zaman tünelinde kalmış dogmatik sosyalizm yandaşlığı ile olduğu kadar yenilenme zorunluluğunun arkasına saklanan tasfiyeci döneklik eğilimleriyle de sınırlar baştan çok net çizilmeli.

Hangi temellerde, nasıl bir yenilenme?

Sosyalizm idealine yeniden çekim gücü kazandıracak tutarlı devrimci bir yenilenme yönelimi, her şeyden önce, temel esasları Marksizmin kurucu önderleri tarafından ortaya konulmuş olan proletaryanın bilimsel sosyalizm öğretisinin özünü/ruhunu kendisine rehber almalı. Ve bunu, SSCB deneyimi başta olmak üzere 20. yüzyılın sosyalizmi inşa pratiklerinin devrimci eleştirel bir yaklaşımla irdelenmesinden çıkardığı derslerle birleştirmeli.

Gerçi Marksizmin, özellikle de onun devrimci yönteminin en özsel özelliğini oluşturmakla birlikte öneminden dolayı ayrı bir başlık olarak bunlara bir de insanlığın toplumsal üretici güçlerindeki gelişmeyi, insan-insan ilişkilerinde olduğu kadar insan-doğa ilişkilerinin geldiği noktadan kaynaklanan imkan ve tehlikeleri gözönünde bulundurma zorunluluğu da eklenebilir.

Yalnız bu bağlamda hesaba katılması gereken tek etken, bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmelerden ibaret görülmemelidir. İçerdiği bütün eşitsizliklere karşın kapitalizm koşullarında bile olanaklı hale gelen ortalama yaşam standardından daha fazlasını sağlama zorunluluğundan tutalım doğaya saygıyı elde edilecek sonuçlardan daha önemli gören bir zihniyetle hareket edilmesi zorunluluğuna kadar çok geniş bir maddi, kültürel ve ahlaki değerler sistemi olarak görülüp tasavvur edilmelidir bu üçüncü parametre.

Diğer yandan geçmiş deneyimlerin dersleriyle de donanmış yeni bir proleter sosyalizm anlayışının hareket noktasını oluşturması gereken bu ilkeler zeytinyağı-su ilişkisi gibi birbirlerinden kopuk ve duruma göre kullanılan katmanlı bir yığın olarak değil diyalektik iç bağıntılılık ilişkisine sahip bir bütünlük olarak ele alınıp her an birlikte gözetilmelidir.

Komünizmin başlangıç evresi olarak sosyalizm tarihsel amacının yeniden tanımlanmasına yönelik devrimci Marksist bir yaklaşımın gözetmesi gereken ilkesel esaslara dair bu kısa hatırlatmadan sonra “21. yüzyılın sosyalizm anlayışı, farkını öncelikle hangi noktalarda, nasıl göstermelidir” sorusunu soracak olursak özellikle üç noktanın altını kalınca çizmek herhalde yanlış olmaz:

a) 21. yüzyılın sosyalizmi, kendini hiçbir zaman ve hiçbir konuda kapitalizme göre değil komünizm idealine göre tanımlamalı ve her konuda adımlarını bu tarihsel amaca uygun atmayı esas almalıdır. Başka bir ifadeyle “kendini amaçlaştırmaktan” özenle kaçınmalıdır.

b) 21. yüzyılın sosyalizmi, işçi ve emekçi kitlelerin inisiyatifini ve bütün karar süreçlerine doğrudan katılımlarını esas alan belirgin ve baskın bir demokratik karakter taşımalıdır. “…Özellikle de parti ile sınıf ve kitleler arasındaki ilişkinin kuruluşu sırasında kendisini sık sık sınıfın ve kitlelerin yerine koyan buyurgan bir ast-üst ilişkisi kesinlikle terkedilmelidir.” (TİKB Programı, “Sosyalizm” bölümü, sf.36)

 c) 21. yüzyılın sosyalizmi, çalışmayı değil emekçilerin kendilerine ayıracakları boş zamanların çoğaltılmasını esas alan, bu anlamda “tembellik hakkı”nı yücelten bir sistem olmalıdır.

 Bu ayırdedici çizgilerle genel olarak nelerin kastedildiğine biraz daha yakından bakalım.

Sosyalizm kendini amaçlaştırmamalıdır

Marksizmin sosyalizmi, devrimci proletaryanın asıl tarihsel amacını oluşturan komünizmin ilk/başlangıç evresi olarak tanımladığı gerçeğinin bilincinde olan komünistlere böyle bir altçizme ilk anda ‘gereksiz’ görünebilir. Ancak 20. yüzyılın sosyalizm pratiklerinin zamanla nasıl yoldan çıktıkları gözönüne getirilecek olursa bunun hiç de yersiz ve anlamsız bir hatırlatma olmadığı anlaşılır. Hatta 20. yüzyılın zamanla yozlaşan sosyalizm pratiklerinden çıkarılması gereken derslerin en başına herhalde bunu yazmak gerekir.

Yalnız bu noktada, sosyalizmin kendini amaçlaştırmaması ile belirli tarihsel koşullarda tek ülkede ya da dünyanın belli bir coğrafyasında (bölgesel olarak) sosyalizmi inşanın olanaklı görülmesi birbirine karıştırılmamalıdır.

Bunlardan birincisi sosyalizmin komünizmle olan bağlantısını kopararak onu başlı başına bağımsız bir sistem olarak görmeye dayanır ya da zamanla bu sonucu doğurur. Hangi öncüller ve etkenlerden hareketle nasıl varılmış olunursa olunsun sonuçta bunların her ikisi de proletaryanın asıl amacını (ve tarihsel misyonunu) oluşturan komünizm tarihsel hedefinden sapma anlamına gelir. Ve bu sapma, eninde sonunda sosyalizmi de doğru bir çizgide gelişme yolundan çıkarır, onun bozulup yozlaşmasına zemin hazırlar.

İkincisi ise sosyalizmi tek başına ve tek bir ülkeyle sınırlı bir amaç olarak görmek yanlışına düşmediği sürece devrimin eşitsiz gelişmesi gerçeğinin karşımıza çıkarabileceği tarihsel fırsat ve imkanlara sırt dönmeme yükümlülüğünü anlatır. Böylesi durumlarda oportünist bir korkaklık ve titreklik yerine devrimci bir cesaret ve atılganlık gösterilerek eşitsiz gelişmenin önümüze getirdiği bu tür fırsatlardan dünya proleter devriminin gelişmesini hızlandıracak bir imkan olarak yararlanma tarihsel sorumluluğunu hatırlatır.

Sosyalizmin kapitalizmle rekabeti ve ona üstünlük sağlamayı esas alıp kendini pratikte ve giderek teoride de buna göre tanımlamaya başlaması basit bir ‘tekyanlılaşma’ olarak görülemez. Bu düpedüz çizgide bir kırılma, tarihsel misyondan sapma anlamına gelir. Çünkü proletarya diktatörlüğü sisteminin fiilen nasıl kurulup işletildiğinden tutalım sanayileşme stratejisine, sosyalizm adına izlenen dış politikadan tutalım dünya proleter devrimine yaklaşım ve enternasyonalist sorumlulukların kavranışına kadar hayatın her alanında atılan adımlara yön veren paradigmanın farklılaşması anlamına gelir bu ‘tekyanlılaşma’. Doğurduğu sonuçlar da esas alınanın içeriğine bağlı olarak tabii farklılaşır.

Sosyalizmi inşa sürecinde siz komünizmin ilke ve esaslarını değil de kapitalist-emperyalist dünya ile rekabeti esas alıp ön planda tutacak olursanız devlet örgütlenmesinden kaynakların kullanımı ve sanayileşme stratejinize kadar her konuda kitlelerin temel ihtiyaçlarının karşılanıp toplumsal refahın yükseltilmesi yerine askeri ihtiyaç ve öncelikler tayin edici hale gelir.

Örneğin sosyalist inşa ve ilişkilerin ilerleyip derinleşmesine paralel olarak adım adım sönümlenmeye doğru giden bir devlet mekanizması yerine ordunun ve güvenlik servislerinin merkezi bir rol ve ağırlığa sahip olduğu gitgide şişip azmanlaşan dev bir bürokratik canavar yaratmaktan kaçınamazsınız.

Elinizdeki kaynakların çoğu toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmak yerine dipsiz bir kuyu olan silahlanma yarışına gider. 1956 sonrasının SSCB örneğinde olduğu gibi bir taraftan uzaya uydular gönderir, gerisinde tamamen askeri amaçların yattığı uzay yarışında uzun yıllar emperyalist rakiplerinizin önünde giderken öte tarafta Moskova gibi bir metropolde bile insanlarınız sabun kuyruklarında çile çeker. Çoğu zaman ve çoğu yerde temel tüketim maddeleri kıtlığı ve karaborsası yaşanır.

Komünizm tarihsel amacı yerine kapitalizmle rekabeti esas alan bir sosyalizm anlayışının kendini amaçlaştırmaya paralel olarak ‘devletçi-milliyetçi’ bir savruluş sergilemesi kaçınılmaz hale gelir. 20. yüzyılın pratikleri bu yönüyle de ders alınması gereken ibretlik örneklerle doludur.

Bu sapmanın en tipik ifadesi “sınırlı egemenlik” teorisidir. Tarihteki ilk sosyalist örneği oluşturan Sovyetler Birliği’ndeki revizyonist yozlaşmanın ardından Brejnev diktatörlüğü döneminde 22. Kongre’de ortaya atılan bu tez, “sosyalist sistemin savunulması” gerekçesiyle başka ülkelere askeri müdahalelerde bulunmayı bile “hak” olarak gören sosyal emperyalist bir dış politikanın kılıfı olmuştur.

Kendini ‘merkezleştiren’ bu dar milliyetçi tutum, başka ülkelerdeki devrimci süreçleri kendine tabi kılmakla kalmamış, komünist partiler ve sosyalist ülkeler arasındaki ilişkilerde de ast-üst ilişkisi şeklinde proletarya enternasyonalizmine taban tabana zıt bağımlılık ilişkileri üretmiştir. Sözde enternasyonalist dayanışma ve güç birliği adına diğer bütün “sosyalist” ülkelerin dış politika ve savunma stratejileri bakımından olduğu kadar ekonomilerinin bütünü itibarıyla da “büyük ağabey” konumundaki SB’nin ihtiyaç ve çıkarlarına göre dizayn edildikleri, “sosyalist işbölümü ve uzmanlaşma” görünümü altında her birinin belli bir alanda tekyanlılaşarak onun sadece tarım ürünleri üreten çiftliği, hammadde ve ara malları sağlayıcısı konumuna sürüklendikleri bu eşitsiz tabiyet ilişkileri COMECON ve Varşova Paktı gibi ekonomik ve askeri örgütlenmeler aracılığıyla kurumsal bir düzleme taşınmıştır.

Aynı dengesizleşme ve tekyanlılaşma temelinde benzer bağımlılık ilişkileri SB içindeki farklı uluslar ve cumhuriyetlerle 1956’daki Kruşçevci revizyonist karşı devrim sonrası büyük Rus şovenizminin mirasçısı gibi davranmaya yönelen Moskova arasındaki ilişkilerde de görülür. Zaten revizyonist sistemin 1989’daki çöküşünün ardından patlak veren etnik karakterli kanlı iç savaşların zeminini de bu eşitsizlik ve bağımlılık ilişkilerinden kaynaklanan onlarca yılın karşılıklı tepki birikimi hazırlamıştır. 

20. yüzyılın yozlaşan sosyalizm pratiklerinde ortaya çıkan devletçi-milliyetçi savruluşun tipik biçimlerinden biri de başkalarının toprakları üzerinde hak talep eden sınır sorunlarının mesele haline getirilmiş olmasıdır. Düşünün ki, “sosyalist” geçinen ülkeler arasında bile sınır anlaşmazlıklarından kaynaklanan savaşlar yaşanabilmiştir. Arnavutluk Kosova üzerinde, Sovyetler Birliği ile Çin Kamçatka Yarımadası’nda, Vietnam Kamboçya’ya ait kimi topraklarda “hak” iddia edebilmiş ve bunlar uzun yıllar süren askeri ve siyasi gerilim ve sürtüşmelere kaynaklık etmiştir.

 

TİKB Programı’nın “Sosyalizm” alt başlığını taşıyan 3. bölümünde de vurgulandığı gibi, sosyalizmle kapitalist emperyalizm, proletaryanın iktidarıyla burjuvazinin iktidarı arasındaki farkı silikleştiren böylesi tutum ve politikalar, sosyalizmin ve proletarya enternasyonalizminin ruhuna da aykırıdır.

 

... Proletarya sosyalizminin ülkelere ya da dönemlere göre değişmeyen ilkesel bazı esasları vardır. Fakat her ülke için aynı ölçüde geçerli sabit bir sosyalizm modeli ve reçetesi yoktur. Dolayısıyla sosyalizm ne ihraç ne de ithal edilebilir. Fakat bu gerçeklik, her ülkenin kendine göre “milli bir sosyalizm” sahibi olabileceği anlamına da gelmez. İnsanlığın kurtuluşunu amaç edinen bir düşünce ve sistem olarak sosyalizmin millisi olmaz.

(…)

20. yüzyıl pratiklerinden çıkarılan başka bir ders olarak, belirli bir ülkede zafere ulaşmış olan proletarya iktidarı kendini amaçlaştırmaktan kesinlikle kaçınmalıdır. Proletaryanın tarihsel amaçlarına ve enternasyonalist karakterine yabancı tutum ve eğilimlerden kaçınma sorumluluğu kapsamında milli politikalar izlemekten uzak durmalıdır.

 

Proletaryanın iktidarda olduğu sosyalist bir devlet, kendisine yönelik saldırı ve sınır ihlallerine karşı meşru savunma hakkı dışında sınır davası gütmez. Geçmişte yapılan kimi tarihsel haksızlıklara dayalı bile olsa sınırların değişmesini gerektiren talepler ileri sürmez, buna dayalı politikalar oluşturmaz. Dünyadaki bütün sınırların ve sınıfların ortadan kaldırılmasını amaç edinen devrimci proletaryanın sosyalist iktidarıyla, kendine ait bir iç pazar ve hegemonya alanları peşinde koşan burjuvazi ve onun emperyal politikaları arasındaki ilkesel farkları silikleştiren bu tür yaklaşım ve politikalar, tarihi ya da konjonktürel, siyasi, askeri, etnik, ekonomik ya da kültürel hiçbir neden ve gerekçeyle savunulup meşrulaştırılamaz. Böylesi yaklaşımlar, en başta sosyalizmin ve proletarya enternasyonalizminin ruhuna aykırıdır. (TİKB Programı, sf.36-37)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar