Söz veriyoruz!..

Söz veriyoruz!..

Aynı barikatlarda, işçi direnişlerinde, gazete satışlarında yemekte, kahvaltıda; bir lokma ekmeği, bir bardak suyu, bazen açlığı, parasızlığı, bazen mutluluğu, ağız dolusu kahkahayı, bazen sorunlarımızı, öfkemizi paylaştığımız yoldaşlarımızdı onlar

Sizi anlatmak öylesine zor ki, her seferinde eksik kalıyor, eksik kalacak. Yüreğimiz taa derinden kanarken öfkemiz ve sınıf kinimiz bileniyor bin kez daha, bilesiniz…

KUŞ MİTİNGİ

 

Sonbahardan sonra ağaçlar

Hep duman açar Ankara’da

Saksılarda yeşil bir yalnızlık

Uzayıp gider ev tutsaklığında

Kış boyu rüzgârsız ve çiçeksiz

Ne gün kalır güneşin yüreğinde

Ne şafak ne sabah

Kar altında dilsiz ve sessiz

Bir tohum gibi bekler baharı

Taş üstünde topraksız çaresiz

 

Sonbahardan sonra Ankara’ya dair

Hep aynı sözler söylenir

Ama yağmur

Yine utanır yağarken

Kar yine yağmadan kirlenir

 

Sonbaharda sonra Ankara’da

Yalnızca kuşların isyanı vardır

Bakarsınız bir akşamüstü

Bütün ağaçlar kuş açmıştır

Ve gökyüzü meydanında

Kuş dilinde bir miting başlamıştır

 

Bir çığlıktır artık yaşanan

Sözcükler yetmez anlatmaya

Notalar fırçalar susar

Çünkü mitingden sonra kuşlar

Kırıp kanatlarını

Ankara’ya ölüm bırakırlar

Adnan Yücel’in bu şiirini sizin şahsınızda 10 Ekim’de katledilen 103 yoldaşa, sınıf dostumuza armağan ediyorum.

10 Ekim Ankara Gar önü katliamının 4. yılındayız. 103 yoldaşımız, canımız katledildi. Bizler de oradaydık. Şans eseri mi desem, kıl payı mı bilemiyorum ama katliamdan sağ kurtulanlarız.

Kurtulduğumuza sevinebildik mi, hayır! Çünkü vahşi bir katliamda yoldaşlarımızı, dostlarımızı kaybettik.

Türkiye’nin deyim yerindeyse dört bir köşesinden kirli savaşa karşı halkların kardeşliği ve “onurlu barış”ı, sömürücü sistemin dayattığı köleliğe, yoksulluğa, açlığa, geleceksizliğe karşı insanca yaşamı  hep bir ağızdan haykırmak için Ankara Gar’ında bir araya gelmiştik. Kitlesel bir miting yapacaktık. Sloganlarımızla, halaylarımızla, türkülerimizle, marşlarımızla, bütün coşkumuzla, inancımızla TÜRKİYE’nin başkentinden Kürt halkına yalnız olmadığını haykırarak duyurmak istiyorduk. Evet duydular, hem de anında tüm dünya ülkeleri duydu. T.C Devletinin nasıl insanlık düşmanı, nasıl barış düşmanı olduğunu IŞİD katliam çetesiyle el ele vererek Gar önünde bir araya gelen binlerce insanın arasında bomba patlattırdığını, onlarcasını katlettiğini… duydular. Belki de Türkiye tarihinin en acımasız, en vahşi, en kalleşçe, en kitlesel katliamıydı bu. İlk değildi, son da olmayacaktı. 103 kişi katledildi, 500’den fazla yaralanan, psikolojik tedavi gören yüzlercesi oldu. Kimisi sakat kaldı kimisi sözde iyileşti. 103 canımızı, yoldaşımızı bizden aldılar. Sandılar ki bitiririz, kökten kazırız sandılar. Ama işte bunu başaramadılar, başaramayacaklar.

O meydanda olan herkesi şahsen tanımamız mümkün değildi. Ama tanıdıklarımız da vardı. Hem de çok yakından tanıdıklarımız, aynı barikatlarda, işçi direnişlerinde, gazete satışlarında yemekte, kahvaltıda; bir lokma ekmeği, bir bardak suyu, bazen açlığı, parasızlığı, bazen mutluluğu, ağız dolusu kahkahayı, bazen sorunlarımızı, öfkemizi paylaştığımız yoldaşlarımızdı onlar. Hiç kolay değil özellikle böyle tanıdığın yoldaşlarını kaybetmek. Sınıf kinimiz, öfkemiz daha da bilendi, arttı.

Maviş yoldaş… gözlerinin rengini gökyüzünden alan Maviş (Serdar Ben) yoldaşım “bir jelibomum olsun yeter” derdi. Çocuk ruhlu, çocuk gülüşlü korkusuz, cesur, çevikti. Annesi Ermeni, babası Dersimli bir Kürt’tü. Daha çocukluğundan tanımıştı bu zulüm düzeninin yüzünü. İhtilacı bir komünistti Maviş yoldaş. Maviş’i tanıyan herkes ondaki sıcaklıktan, samimiyetten, dürüstlükten, yalınlıktan hoşlanır, etkilenir ve yakınlık hissederdi. Maviş azimli, disiplinli, kendini geliştiren, sorunlar karşısında pratik çözümler üretebilen ve bir o kadar da okuyan-araştıran yoldaşımızdı. Maviş sınıf mücadelesine öyle yürekten inanmıştı ki İnşaat İşçileri Sendikası düşüncesi kafasında oluştuğunda aylarca sınıf sendikası nasıl olmalı diye araştırmalar yapmış, yakın arkadaşlarıyla, yoldaşlarıyla bunu paylaşarak tartışmalar ve araştırmalar sonucunda sendikanın program ve tüzüğünün oluşturulmasına can suyu verenlerden biri olmuştu. O düşüncenin pratik bir gerçeğe dönüşmesinin dinamolarından biri…

Sesini gök gürlemesinden alan Tekin Abi… O konuşurken megafona hiç ihtiyacı olmazdı. Tekin Abi de İnşaat İşçileri Sendikası kurucularından… İşkolları içinde örgütlenilmesi en zor olan inşaat sektöründe örgütlenmeye seferber etmişti onlarca yıllık deneyim ve tecrübesini. İnşaat işçilerinin sorunlarına sınıfsal perspektifle yaklaşıp, çözümün bu perspektifle örgütlenmekte olduğunu söylemiş ve eylemiyle göstermiş, inandığı bu gerçek için elinden gelen her şeyi sonuna kadar yapıp-etmişti. Sesi ve duruşu bile işçilere güven verecek kadar netti. Bunu Eminönü PTT direnişinde, Esenyurt Belediyesi direnişinde ve başka birçok direnişte pratik olarak gösterdi. Eğer bir direnişte Tekin Abi varsa o nasırlı elleriyle düşmana korku salar, bilirdiniz ki direnişteki işçilere büyük bir güven gelir.

“Çelik aldığı suyu unutmaz” tabiriyle tanımlayabileceğim İsmail yoldaş… O sakin görünüşüyle, sürekli gülümseyen, ışık saçan yüzüyle karşısındakinin samimiyetini, dostluğunu hızla kazanan İsmail yoldaş. Sistemle sorunu olan herkesi kucaklayan yapısıyla ‘Ankara’nın İsmail Abisi’ olmayı başaran İsmail yoldaş!

İsmail yoldaşı ilk tanıdığımda Ankara’da Sakarya Caddesi’nde Tekel direnişi vardı. Kendi döneminden üç yoldaşıyla birlikte direnişe gelmiş, deyim yerindeyse fellik fellik ‘Alınteri’cileri’ arıyordu. Çünkü biliyor ve inanıyordu ki böylesine bir direnişte mutlaka Alınteri vardır. Yanılmamıştı İsmail yoldaş. Yıllar önce Aslan Tel’le yoldaşlaşmış, ihtilalci ruhu iliklerine kadar hissetmiş; daha sonra yaşanan tasfiyecilik sürecinde bağları kopmuş, fakat asla farklı bir yere ve çizgiye sapmamış, her fırsatta yoldaşlarına kavuşmaya çalışmış bir komünistti o. Ve işte Tekel direnişinde bir kez daha kavuşmuştu.

Dedik ya “çelik aldığı suyu unutmaz”! İsmail Abi de aldığı suya Tekel direnişinde yeniden kavuşmuş ve sımsıkı sarılmıştı. Ve öyle huzurlu öyle mutluydu ki… artık hiç bir şey onun yoldaşlarına kavuşma mutluluğunu engelleyemezdi, öyle de oldu.

Gerisini aslında herkes biliyor. Yapı Sanatevi, İnşaat İşçileri Sendikası ve 10 Ekim 2015 Gar önü katliamı… Yüreğimiz yaralı kanıyor hala, acımız ilk günkü gibi taze ve yakıyor. Ama bilesiniz ki öfkemiz ve sınıf kinimiz de bin kez arttı. Acımızı, öfkemizi mücadelemize katık ediyoruz.

Maviş, Tekin Abi ve İsmail yoldaş kadar derin tanıma fırsatım olmamasına rağmen sınıf mücadelesine inanmış, sınıf sendikacılığı çizgisini İnşaat İş’te  bulmuş, sendikanın şantiye alanlarındaki direnişlerinde karşılaştığımız Tayfun Benol, Erol Ekici, Gazi Güray da 10 Ekim’de katledildiler. Anıları önünde saygıyla eğiliyor, mücadelelerini sürdüreceğimize bir kez daha söz veriyoruz.

Bir yoldaşları


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar