‘Sürüyor O Kavga’: Tek tür bir devrimcilik yoktur

‘Sürüyor O Kavga’: Tek tür bir devrimcilik yoktur

H. Selim Açan’ın anılarını yazdığı ‘Sürüyor O Kavga’ ismiyle yayınlanan kitabının ikinci cildi 12 Eylül’den günümüze uzanıyor

Selçuk ULU

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içerisinde örgütlü devrimciliğin 1968’den bu yana “yaşayan tarihi” diyebileceğimiz isimlerinden biri olan Hasan Selim Açan’ın “anılarını” kaleme aldığı kitap dizisinin “Bitmedi Daha…” isimli birinci cildinin ardından “Sürüyor O Kavga…” ismiyle ikinci cildi de çıktı.

“Bitmedi Daha” 1968-1980 arası yılların bir panoramasını çizerken, “Sürüyor O Kavga” ismiyle yayınlanan ikinci cilt ise 12 Eylül’den günümüze uzanıyor. Açan, ilk ciltte olduğu gibi bu ciltte de kuru bir “kahramanlık” ya da tek yanlı bir “yenilgi” anlatımından ziyade en karanlık zamanlarda umudu simgeleyen insani-sosyal-siyasal yaşanmışlıkları bütünlüklü anektodlar biçiminde aktarıyor.

“Tek tür bir devrimcilik yoktur” diyen Açan ile “Sürüyor O Kavga” kitabı üzerine konuştuk:

NAPOLYON’UN DEDİĞİ GİBİ HAYAT GÖSTERDİ’

– Kitabınızda 12 Eylül’ü üzerinde pek durulmayan bir yönüyle ele alıp anlatmışsınız. Şair Adnan Yücel’in ‘Direnenler de vardı o havalarda’ betimlemesine de esin kaynağı olan gelişmelerin arka planına ışık tutuyorsunuz. Darbenin hemen ertesi günü 13 Eylül’de Merkez Komitesi toplantısı yapmayı nasıl başardınız? O zamanın belli başlı örgütlerine kıyasla gücü ve olanakları sınırlı “küçük” bir örgüt olarak askeri darbeye karşı direnme kararı alırken neye güveniyordunuz?

Size şaşırtıcı gelen bu refleks, TİKB’liler olarak bizim devrimcilik tarzımızın, devrimci sorumluluk anlayışımızın ve tabii o zamanlar aramızdaki ilişkilerin doğal bir sonucuydu. Toplumu, sınıfı ya da örgütü ilgilendiren önemli bir gelişme ortaya çıktığı zaman hemen birbirimize ulaşır, durumu değerlendirir ve ne yapacağımıza birlikte karar verirdik. Bu ortak akıl mekanizmasının askeri faşist bir darbe karşısında harekete geçmemiş olması garip olurdu.

Üstelik bu darbe adeta bağıra bağıra geldi. Kendi adımıza darbeden yaklaşık 5 ay önce 1980 Nisan’ında yaptığımız 1. Konferans’ta bu olasılığın altını çiziyorduk. Yalnız bu öngörümüz tümüyle tahlile dayalı bir tahmindi. Yani “başkaları” gibi aylar öncesinden alınmış somut bir istihbarat yoktu elimizde. Buna rağmen sadece yönetici merkezi organ olarak gösterdiğimiz refleks yönüyle değil bütün kadro ve taraftarlarıyla örgüt olarak böyle bir darbeye başkalarından kat kat daha hazırlıklı olduğumuzu hayat pratikte gösterdi.

12 Eylül darbesine karşı sonuna kadar direnme kararını alırken sadece ve sadece sınıfa, halka ve tarihe karşı sorumluluk duygusundan hareket ettik. Devrimcilere güvenmiş, o güne dek onları izlemiş, kalplerini ve kapılarını açmış işçi ve emekçilerin, bizleri görmeye en fazla ihtiyaç duydukları bir kesitte bedeli ne olursa olsun yüzüstü bırakıp hayal kırıklığına uğratmamalıydık. Bizler o güne dek öyle olduğumuzu iddia ettiğimiz “devrimci öncülük” sorumluluğunun hakkını vermekle yükümlüydük. Ötesini Napolyon’un dediği gibi hayat gösterirdi. Zaten gösterdi de.

Türkiye solu olarak 12 Eylül askeri faşist darbesi karşısında utanç verici bir yenilgi aldık. Şili’de darbeciler önünde diz çökmektense elde silah vuruşarak ölümü seçen ama o görünümüyle de zihinlere kazınan Allende kadar olamadık. Bana göre bu, en başta da etki alanlarının genişliği, sahip oldukları güç ve olanaklar bakımından dönemin “en büyük” örgütlerinin yenilgisiydi. Onların faşist darbe karşısındaki duruşu -sadece dışarıda değil, poliste, mahkemelerde ve cezaevinde- bir nebze farklı olsaydı tarihin akışı da kanımca farklı olurdu. En azından devrimci örgütlere ve örgütlü devrimcilik fikrine güvensizlik bu kadar büyük ve derin olmazdı.

YASAK ÇEMBERLERİNDE BİR GEDİK AÇMA SAVAŞIMI’

– “Bitmedi Daha” başlığıyla yayınlanan anılarınızın birinci cildinde asıl olarak 1968-1980 arası yılların bir panoramasını çiziyordunuz. “Sürüyor O Kavga” başlığını taşıyan ikinci cilt ise 12 Eylül’den günümüze uzanıyor. Yeraltı mücadelesi, direniş, ihanet, firar girişimleri, polis sorgusu, işkencede, cezaevlerinde, mahkemelerde tutuma dair çok çarpıcı deneyim ve gözlemler aktarıyorsunuz. Özellikle cezaevlerindeki yaşama dair anlattığınız anektodlar ve yaratıcılık örnekleri çok etkileyici. O yaşam sevinci ve yaratıcılığın o koşullarda bile bu kadar diri olmasını neye bağlıyorsunuz?… 

Bu tümüyle o zindanlara neden kapatıldığınızın bilincinde olmakla ilgili. Bu bilinç canlılığını koruduğu sürece muhatap olduğunuz hiçbir baskı, eziyet, zulüm sizi yıldırıp bezginliğe sürükleyemez. Önünüze konulan engel ve yasaklar yaşama sevincinizi elinizden alamaz. Tam tersine daha fazla hırslandırır, o baskılara göğüs germe, o yasak çemberlerinde bir gedik açma savaşımı farklı bir motivasyon yaratır, direnme gücünüzü biler, yaratıcılığınızı kamçılar. Kitaptaki örneklerle bunu anlatmaya çalıştım zaten.

Siz sağlam durursanız şayet bu duruş bir süre sonra karşınızdakilerde moral bozukluğuna ve çözülmelere yol açar. Sayısal-fiziksel güç ve üstünlük hâlâ onların elindedir belki ama moral üstünlüğü siz ele geçirirsiniz. Ne yaparlarsa yapsınlar sizlerle başa edemeyeceklerini düşünmeye başlarlar. Pratikte, örneğin operasyonlar sırasında dayak yerken bile hissetmişizdir bu moral üstünlüğü. “Bunlara dayak mayak kâr etmiyor” diye düşünen erler -başlarında saldırgan bir subay yoksa şayet- “kendini boşuna yorma” diye birbirlerini uyarırlar, üstünkörü ittirip-kaktırmayla yetinirlerdi.

SOLDA NİTELİK VE İRTİFA KAYBI’

– İlk kitabınızda da kendini gösteren nesnellik ve özeleştirel yaklaşım bu kitabınızda da sürüyor. Bu kez özellikle TDH’nin 1990’lı yıllardan itibaren yaşadığı doku bozulması ve karakter aşınmasına dair çok çarpıcı gözlem ve eleştirileriniz var. Bu erozyon sizce hala sürüyor mu ?

Hız kesmiş ve tür değiştirmiş olmakla birlikte maalesef evet. Kitapta “Solda nitelik ve irtifa kaybı” başlığı altında işaret ettiğim bu deformasyonun bana göre iki temel nedeni ve göstergesi var: İlki sınıftan kopmak, diğeri de ilkinin hem nedeni hem de sonucu olarak tarihsel amaçtan; sömürüsüz, sınıfsız bir topluma ulaşma hedefinden yani sosyalizm ve komünizm tarihsel hedefinden uzaklaşmak. Bunların yerini başka motivasyon etkenlerinin, devrimci idealizmden uzaklaşmaya yol açan niyet ve hedeflerin alması.

Solda karakter bozulmasının tezahürleri olarak andığım diğer bütün belirtiler; birbirimize karşı politika yapıp birbirimizle rekabetin emperyalizme, faşizme ve burjuvaziye karşı savaşımın dahi önüne geçmesinden tutalım sol içi şiddet ve örgüt içi infazlardan uyuşturucu ticaretine bulaşmaya kadar sol’u sol yapan değer ve ideallerle yan yana düşünülmesi bile imkansız pratiklerin adeta normalleşmesine kadar diğer bütün bozunum örnekleri temelde bu ikisinden kaynaklanan sonuçlar bana göre. Bu doku bozulmasının uç örnekleriyle eskisi kadar çok karşılaşmıyoruz bugün belki ama bu göreli düzelme zihniyet değiştiği için değil, ‘90’lara kıyasla çok büyük ölçüde güç, zemin ve prestij kaybetmiş olmaktan kaynaklanıyor. Yoksa sınıftan kopukluk da, sosyalizme yabancılık da, devrimci teoriye uzaklık da, devrimciliği belirli bazı kalıp ve sloganlara indirgeyen yüzeysellik de kanımca çok değişmemiş olarak sürüyor.

TEK TÜR BİR DEVRİMCİLİK YOKTUR’

– Devrimciler, komünistler duygularından arındırılmış ‘görev adamı’ olarak düşünülür genelde. Kitapta bu tek yanlı algıyı yıkan epey örnek var. “Azize Abla’nın gözlerindeki acıyı görünce” atıldığınız “macera” da bunlardan birisi. İnsani olana sahip çıkmak, değer vermek olarak tarif edebileceğimiz bu gibi durumlar ilkeleriniz açısından nereye oturuyor?

Devrimcilerin sadece siyasetle ilgilenen duygusuz mekanik varlıklar gibi düşünülmesi maalesef yaygın bir algı. Bunun başat sorumlusu da yine devrimcilerin kendisi; daha doğrusu her konuda keskin muhalif bir görünüm sergilemekle devrimci radikalizmi birbirine karıştıran, devrimciliği belirli bazı biçim, kalıp ve ritüellere indirgeyen içi boş bir devrimcilik anlayışı. Kendi adıma her zaman çok itici ve güvenilmez buldum bu tarzı. Zaten alışageldiği durum ve koşullar biraz değişip işler eskisi gibi gitmemeye başlayınca çok çabuk kırılıp tersine döner bu keskinlik, tecrübeyle sabit…

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: Tek tür bir devrimcilik yoktur. Eğer sadece belirli şeylere muhalefet etmekle sınırlı ya da sadece iktidar odaklı dar bir siyasal devrimcilik anlayışına sahipseniz sizin devrimciliğinizin çapı da niteliği de buna uygun şekillenir. Buna karşın insanı, insanlığın kurtuluşunu ve özgürleşmesini esas alan bütünlüklü bir toplumsal devrimcilik kavrayışına sahipseniz ve bunu bir nebze olsun özümsemişseniz şayet, sizin günlük yaşamınıza da, insanlarla ve doğayla kurduğunuz ilişkilere de haliyle onun değerleri yön verir. Daha doğrusu böyle olmak zorundadır. Kendi adıma Marksizmi benimsemiş bir komünistim. Bu konuda da Marx’ın en sevdiği sözlerden birini, Romalı Terentius’un, “Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir,” sözünü kendime rehber edinmişimdir. O nedenle andığınız örnek ne istisnai bir tutumdur bizim yaşamımızda ne de abartılacak özel bir yanı vardır.

DEVRİMCİLİK BİR YÖNÜYLE BİSİKLETE BİNMEYE BENZER’

– Gözaltı, işkence, cezaevi ve mahkemelerde dik duruşuyla öne çıkmış bir geleneğe mensupsunuz. Adressiz Sorgular ve Yargılayan Savunma gibi eserlere de konu olmuş bu gelenek. Anılarınızın ikinci cildinde bu olumlu yanların zamanla olumsuz bir “tek yanlılaşmaya dönüştüğünü”, sonrasında peş peşe yaşadığınız örgütsel iç krizlerin de nedenlerinden biri olarak tanımlıyorsunuz. Paradoks gibi görünen bu durumu biraz açar mısınız? 

O bölümde asıl olarak komünist devrimciliğin tek yanlılık ve durağanlıkla asla bağdaşmayacağının altını çizmek istedim. Bunlar zaten devrimciliğin doğasına da aykırı bir tutuculuk anlamına gelir. Başka konularda da çok kullanılan beylik bir metafordur ama bu sorunuza yanıt verirken meramımı kısa yoldan anlatabilmek için ben de kullanacağım: Devrimcilik bir yönüyle bisiklete binmeye benzer. Pedal çevirmeyi bırakırsanız yani kendinizi her konuda sürekli yenileyip geliştirmeyi boşlarsanız, hayatın gerisinde kalıp devrimciliğin dışına düşmeye kadar gidebilecek bir tükenişe de davetiye çıkarmış olursunuz. Her şey sürekli devinir ve değişirken siz bir zamanlar sahip olduklarınıza ve başardıklarınıza yaslanarak ayakta kalamazsınız. Sermayeden yemenin de bir sonu vardır. Geçmişte, özellikle de işkencede ve cezaevlerinde direnmiş eski yoldaşlarla ilişkilerde çok karşılaştık bu durumla. Geçmiş pratiklerinin yarattığı baş dönmesi zamanla onların gelişme dinamiklerini zayıflatıp körelten bir etkene dönüştü. Örgüt çapında ise özellikle teori ve dönemsel politikalar alanında zamanına göre ileri açılımlar yapmamız başka şeyleri fazlasıyla ihmal edip gözden kaçırmamıza yol açtı. Marksist temellerde diyalektik bir gelişmenin taşıması gereken devrimci bütünlük ve gelişmede süreklilik zorunluluğunu gözden kaçırdık. Bütün bu tek yanlılaşmalar başka etkenlerle de birleşerek irili-ufaklı krizler biçiminde karşımıza çıktı.

 

AİLEM ÇOK BÜYÜK BİR GÜÇ VE GÜVEN KAYNAĞIYDI’

– Babanız avukat İbrahim Açan, anneniz Perihan Açan ve kardeşlerinizle adeta yoldaşlaşmışsınız. Aileniz bedeller de ödese hep yanınızda olmuşlar. Üstelik sadece size değil yoldaşlarınıza ve başka devrimcilere de çok emekleri geçmiş. İnsanlar devrimci tercihler yaptıklarında çoğunlukla ailesini karşısına almak durumunda kalıyor. Hatta öyle ki bunu devrimcileşmenin bir ölçütü olarak görüyorlar. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Dediğiniz gibi bu benim siyasal mücadele hayatım boyunca sahip olduğum en büyük ayrıcalıklardan biriydi. Ne zaman dara düşsek, başım(ız) ne zaman sıkışsa bizimkilerin ellerinden geleni yapacaklarından emin oldum her zaman. En zor, en karanlık günlerde bile annem, babam ve kardeşlerim elimizi hiç bırakmadılar. Arkamızda hatta yanımızda olduklarını bir biçimde mutlaka hissettirdiler. Bu çok büyük bir güç ve güven kaynağıydı. Üstelik bu sahiplenme sadece benimle ve Oya ile de sınırlı kalmadı. Yoldaşlarımız dışında başka örgütlerden devrimcileri de sarıp sarmaladılar her zaman.

Bu arada şunu da belirteyim: Ailemin bu tutumu benim devrimcileşmemden sonra yani bana bağlı olarak şekillenmedi. Annem ve babam zaten ilerici demokrat insanlardı ve bizleri de o temelde eğitip yetiştirdiler. Keza benim büyüğüm olan ablalarım ve ağabeyim ODTÜ FKF üyesi sosyalistlerdi. Bu anlamda ailem benden dolayı ya da benden sonra devrimcileşmedi, tersine benim devrimcileşip Marksizme ve komünizme yönelmemde böyle bir aile ortamında yetişmiş olmamın rolü büyüktü. Tabii sonrasında daha farklı bir etkileşim halini alarak derinleşip kökleşti bu ilişki.

Bireylerle düzen arasındaki temel bağlantı halkalarından biri olarak aile kurumunun gericiliğine ve geriye çekici baskılarına karşı olmakla onlarla her koşulda bütün bağları atmayı savunan bir keskinliği birbirine karıştırmamak gerektiği kanısındayım. Bu ikincisi ilk bakışta radikal bir özgürleşme adımı olarak görünebilir -bazı durumlarda da mutlaka öyledir- ama bazen üstünü biraz kazıyınca altından başkalarını örgütlemeye çalışırken en yakınlarımızı dönüştürmeye çalışmak sorumluluğundan kaçan, bu anlamda sıkıntıya gelemeyen bir “kolaycılık” da çıkabilir. Böylesi keskinlikler tam tersine de gebedir, örgütle bağını kopardıktan sonra çoğu insanın mahkum ettikleri tarzda bir “aile” kurmaya çalışmaları bunun göstergesidir. Dolayısıyla, aileyle bütün bağları her koşulda kesip atmayı kategorik olarak “devrimcileşmenin ölçütü” gören bir yaklaşımı paylaşmam.

BEN AYNI KADINA ÜÇ KEZ AŞIK OLDUM’

– Oya’nın yaşamınızdaki yerini “Ben aynı kadına tam üç kez âşık oldum” diyerek anlatmışsınız. Kendiniz adına burada da yaşanmışlıklardan damıtılmış bir özeleştirellik var. Sizinki örgütlü mücadeleyle geçen bir yaşam ve bu yaşam içerisinde geçen “ömürlük” bir aşk hikâyesi… Sınıfsız, komünist bir dünya aşkı içerisinde nasıl başardınız bunu? 

Bu ikisi yani sınıfsız komünist bir dünya aşkı ile insanların birbirlerine duydukları aşk bağdaşmaz şeyler değil ki. Tersine tam da birbirlerinden beslenen iki sevda türü bunlar. Oyaile benim aramdaki aşkın temeli kadar dayanıklılığının bir nedeni de bu iç içelik zaten. Biz ikisini birbirinin dışında, birbirinden kopuk ele almadık hiç bir zaman. Ama tek etken aramızdaki ideolojik bağın güçlü oluşu değil tabii ki. Devrimci bir ilişkide bu gerekli hatta bence zorunlu bir koşul ama ilişkinin sağlamlığı ve sürmesi için yeterli değil. Zaten öyle olsaydı bir çok devrimci arkadaşımız ilerleyen yıllarda ayrılmazlardı.

Bizim ilişkimizi ayakta tutan en önemli etkenin bu ilişkinin ruhunu ve canlılığını yitirerek “alışkanlık” haline dönüşmesine meydan vermemek olduğunu düşünüyorum. Klasik ölçülere göre “normal” ve “durağan” bir yaşamımız olmadı zaten. Yurtdışına çıkana kadar tutuklanma ve cezaevi süreçleri nedeniyle sık sık ayrı düştük birbirimizden. O ayrılık kesitleri sadece birbirimizi özlemeye yol açmadı; benim için Oya’nın hayatımdaki yerini ve önemini iliklerime kadar hissetmeye bağlı olarak çoğunun farkında dahi olmadığım feodal tutum ve alışkanlıklarımla, bu ilişkide ona yaptığım haksızlıklarla hesaplaştığım özeleştiri süreçleri oldu. Sonunda birbirimizi sadece daha fazla özlemiş olarak değil bir şeylerin bilincine daha fazla varmış olarak her seferinde tazelenmiş bir başlangıç yaptık. İlişkimizin başladığı yıllarda ben örgütsel konumum itibarıyla da daha “baskın” bir konumdaydım belki ama Oya güçlü kişiliği sayesinde bu “hegemonyaya” boyun eğmemekle kalmadı, sabırla, adım adım yonttu beni.

GÜNÜN VE GELECEĞİN SORUNLARI’

– Son olarak şunu sorayım. Genellikle ya kaba bir ‘kahramanlık hikayesi’ olarak anlatılır tarih ya da geçmiş yerden yere vurulur, siz kitabınızın ilk cildinde de bu cildinde de bu tür yaklaşımlarla aranıza net sınır çekmişsiniz. Kafanızda yeni projeler var mı? 

Gündelik rutin işler ve yerine getirilmesi gereken sorumluluklar dışında kısa, orta ve uzun vadeli hedef ve projeleri olmayan bir devrimciliği düşünemiyorum. Yalnız bu noktada önce iki şeyin altını kalınca çizmeliyim: Birincisi, bunu sadece kitap ya da makale formatında yazı yazmayla sınırlı bir faaliyet ve sorumluluk olarak görmüyorum. İkinci olarak, devrimci bir kolektifin parçası olarak hedeflerimi sadece kişisel eğilim ve tercihlerim belirlemiyor. Bu çerçeveyi hatırlatarak sorunuza dönecek olursam, elimde uzun zamandan beri fırsat bulup sonuca götüremediğim bazı dosyalar birikmiş durumda. İlk etapta bunların hiç olmazsa bazılarını tamamlayıp yayına hazır hale getirmek istiyorum. Yalnız artık dün’e dönük anlatım ve tartışmalara zaman ayırmak niyetinde değilim. Sosyalizm kapitalizmin alternatifi olmaktan çıktı mı, 21. yüzyılın sosyalizmi nelere öncelik verilerek nasıl inşa edilebilir, kendimizi sadece geçmiş deneyimlerin olumsuz yönleriyle sınırlamadan ama onlardan da ders alarak bu yüzyılın parti, devrim, öncülük anlayışı nasıl olmalı üst başlığı altında toplayabileceğim günün ve geleceğin sorunları üzerine yoğunlaşacağım. Ayrıca İslam düşünce tarihi, felsefe ve tarih okumalarına da zaman ayırmak istiyorum.

Artı Gerçek


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar