Tarih kaç ‘sanayi devrimi’ gördü?

Tarih kaç ‘sanayi devrimi’ gördü?

‘Sanayi devrimi’ tarihte tektir, özgündür. Kapitalist üretim yöntemlerinde sonraki dönemlerde ve günümüzde kullanılan yeniliklerin, devasa bilimsel-teknolojik ilerlemelerin çapı-büyüklüğü ne olursa olsun, her önemli dönemeçte bunu ‘sanayi devrimi’ olarak adlandırmak doğru değildir

Ege Deniz

Dünya kapitalizminin krizinin üstüne binen pandemi koşullarıyla birlikte “Sanayi 4.0” ya da “4. Sanayi Devrimi” kavramlaştırmaları etrafındaki tartışmalar yeniden alevlendi.

Pandemiyle birlikte ekonomik-toplumsal-siyasal-kültürel etki ve sonuçları katlanarak büyüyen kapitalist krizden dünya burjuvazisi lehine çıkış arayışlarında “otomasyon düzeyinin yükseltilmesi” “dijital devrimin tamamlanması” “yapay zeka”nın üretim-dolaşım-dağıtım süreçlerinde daha yaygın kullanılması gibi konular üzerinde hararetli tartışmalar sürüyor.

“4. Sanayi Devrimi”nin “nesnelerin ve hizmetlerin interneti” ile “siber sistemlerden oluşan bir yapıda” olduğu söyleniyor. Bu bütüncül yapı “akıllı fabrikalar” kadar “akıllı şehirler”i de içeriyor. Üretimin-dağıtımın-tüketimin her aşamasında “gerçek zamanlı analizler”i, veri toplamayı, üretimde ve metaların türünde buna uygun anlık değişiklikler yapmayı mümkün kılıyor, vs. vs.

Bu yöndeki devasa bilimsel-teknik ilerlemelerin, uygulanabildikleri ölçüde, kapitalist dünyanın üretim-dolaşım-dağıtım süreçlerinde ne gibi değişikler ortaya çıkaracağı; dibi görünen küresel krizden çıkmanın yollarını arayan emperyalist-kapitalizmin bilimin-tekniğin olanaklarından da yararlanarak nasıl bir yeniden yapılanma içerisine gireceği; bu sürecin dünya proletaryası üzerinde hangi yıkıcı sonuçlarının olabileceği; uluslararası tekellerin azami kar dürtüsünün tatmin edilebilmesinin koşullarının buna müsait olup olmaması bir yana, sınıf mücadelesinin alacağı biçimlerin izin verdiği ölçüde uygulamaya sokulabilecek yeni üretim yöntemlerinin bir bütün olarak proletaryanın sınıf yapısı ve bileşiminde ne gibi farklılaşmalar doğurabileceği gibi yönlerden “4. Sanayi Devrimi” denilen sürecin bütününü ve her parçasını detaylarıyla incelemek, buradan hem işçi sınıfının güncel mücadeleleri hem de geleceğin sınıfsız toplumunu inşa etmenin maddi koşulları bakımından sonuçlar çıkarmak önümüzde görev olarak duruyor.

Üstelik, pandeminin patlak verdiği günlerden itibaren yeniden gündeme getirilen “4. Sanayi Devrimi” “Dijitalleşme” “Yapay Zeka” “Otomasyon-robotik üretim” tartışmalarında, dünya proletaryasını tehdit eden, “krizin faturasını yine size çıkaracağız, ayağınızı denk alın, bize direnmeyin, üretimde uygulayacağımız yeni bilimsel-teknik yöntemler direnme gücünüzü zaten kıracak” mesajı da içerili. Bu nedenle uygulanması muhtemel yeni üretim yöntemlerine dair tam bir kafa açıklığına ihtiyaç var.

Öbür taraftan, biz burada, tartışmanın doğru eksende sürdürülebilmesi açısından önemli olan bir nokta üzerinde, 1., 2., 3.’sünden sonra geldiği söylenen “4. Sanayi Devrimi” kavramlaştırmasının (aslında ne denli yanlış olduğu) üzerinde duracağız. Daha doğrusu, “sanayi devrimi” teriminin tarihsel bakımdan ne anlama geldiğini hatırlatacağız. Bunu hatırlatacağız ki, aynı zamanda, tarihin yanlış kavranışının, “toplumsal sermaye”nin “bilim ve teknoloji”nin gücü olarak görünen şeyin tarihsel olarak gerçekte neyin sonucu olduğunu bir kez daha açığa çıkaralım.

İşçi sınıfının karşısına bir tehdit gibi çıkarılan “endüstri devrimleri”nin, bilimsel-teknik ilerlemelerin gerçekte toplumsal üretimde yer alan emekçilerin kolektif emeği, kolektif emekçinin insanlığa kazandırdığı birikimlerin sonucunda ortaya çıktığının ve gerçek sanayi devriminin tarihteki özgün yerinin ne olduğunun altını böylece bir kez daha çizelim.

Yukarıda “endüstri 4.0” denilen şeyin başlıca unsurlarını sıraladık. Önceki “sanayi devrimleri”ne dair söylenen ayırdedici özellikleri kısaca hatırlayalım;

Buna göre, ilk sanayi devrimi (1.0) su ve buhar gücünü kullanarak mekanik üretim sistemleri ile ortaya çıktı. İkinci sanayi devrimi (2.0) elektrik gücünü kullanarak seri üretimi olanaklı kıldı. Üçüncü sanayi devriminde (3.0) ise dijital devrim, elektroniklerin kullanımı ve BT (Bilgi Teknolojileri)’nin gelişmesiyle üretim daha da otomatikleştirildi.

Kabaca aktardığımız bu tanımlarda, toplumsal üretimin içerdiği unsurlar, kolektif emekçinin toplumsal üretimde oynadığı rol, kapitalizmin şafağında yaşanan sanayi devriminin ayırdedici karakteri perdelenmekte; bizzat sanayi devriminin gerçekleşmesine zemin hazırlayan tarihsel öğenin, el işçiliğinin insanlığa kazandırdığı birikimin değişik türlerde “elbirliği” ile birleşerek, devamında bunun kapitalist temelde “elbirliği”ne dönüştürülmesiyle edinilen deneyimler üzerinden, emek-sürecinde içerili (işçinin vasıflılık sınırlarına bağlı) öznelliğin nesnelleştirilmesini yani makinelerin (ve bilimin-teknolojinin) gelişmesini olanaklı kılan koşullar gizlenmektedir.

Oysa, Marks’ın bize gösterdiği gibi, sanayi devrimi her seyden önce üretim araçlarında yaşanan devrime dayanır, ondan çıkışını alır. Devrimsel bir dönüşüm yaşayan üretim araçları ise, el emekçisinin uzun tarihsel dönemler boyunca emek-süreçlerinde edindiği birikimler sonucunda yetkinlik kazanmış üretim aletleridir öncelikle. Sanayi devriminde içerili üretim tarzındaki köklü değişim, üretim araçlarındaki bu devrimin zorunlu sonucudur.

Bunun nasıl olduğunu Marks’a başvurarak hatırlayalım; uzun alıntılar yapma pahasına yapacağız bunu. Zira Marksist geçinen kimi çevreler de sanayi devriminden söz açarken “buhar makineleriyle…” diye başlamaktalar konuşmaya.

Kapital 1. cilt (Sol Yayınları’nın çevirisiyle)’te “Onbeşinci Bölüm (Makine ve Büyük Sanayi)”nin 385-400 arasındaki sayfalarında Marks, büyük sanayinin ve sanayi devriminin çıkış noktası olarak makineyi inceler; makine ile büyük sanayinin gelişimi arasında doğrudan bir bağ kurar:

Üretim tarzında devrim, manifaktürde emek-gücü ile, büyük sanayide emek araçları ile başlar. Öyleyse bizim ilk inceleyeceğimiz şey, emek araçlarının, alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü ya da makine ile elzanaatı aletleri arasındaki farkların neler olduğu soruları olmalıdır.

Ardından, “makine” ile “alet” arasındaki tarihsel farkı incelemeye geçer; bu konuda o zamanlar varolan yanlış yaklaşımlara değinir:

Matematikçiler ile mekanikçiler, bir ölçüde de bazı İngiliz iktisatçıları, alete basit bir makine, makineye de karmaşık bir alet derler. Bu ikisi arasında esaslı bir fark görmedikleri gibi, manivela, eğik düzlem, vida ve kama gibi basit mekanik güçlere, makine adını verirler. Aslına bakılırsa her makine, ne kadar kılık değiştirirse değiştirsin, bu gibi basit güçlerin bir bileşimidir. Tarihsel öğe eksik olduğu için, bu açıklamanın ekonomik açıdan hiçbir değeri yoktur. Başka bir açıklamaya göre de alet ile makine arasındaki fark, alette devindirici güç insan olduğu halde, makinede bu gücün insandan farklı bir şeyden, örneğin, hayvandan, sudan, rüzgardan vb. gelmesidir. Buna göre, öküzle çekilen ve çok farklı tarihsel çağlarda kullanılan sabanı, bir makine, tek bir işçinin kullandığı, dakikada 96.000 ilmik atan Claussen döner çıkrığını yalnızca bir alet saymak gerekecektir. Bu kadar da değil, elle çalıştırıldığı zaman alet sayılan aynı çıkrık, buharla çalıştırılırsa, makine olacaktır. Hayvan gücünü kullanma, insanın en eski buluşlarından birisi olduğu için, makineli üretim, elzanaatı ile üretimden önce gelmiş olacaktı. John Wyatt, 1735’te, iplik eğirme makinesini muştuladığı ve 18. yüzyıl sanayi devrimi başladığı zaman, bunu, insanın yerine eşeğin çalıştıracağı konusunda pek sözetmemişti, ama bu iş gene eşeğin sırtına yüklendi. O, makinesini, “parmaksız iplik eğiren” bir makine diye tanımlıyordu.

Demek ki kapitalizmin şafağında ‘sanayi devrimi’ ya da ‘üretim tarzında devrim’ üretim araçlarıyla, yani (aslında aletler gibi basit güçlerin bileşkesi olan) makine ile birlikte başlar. Sanayi devriminin çıkış ve başlangıç noktası, devindirici gücün insan mı hayvan mı yoksa buhar mı su mu rüzgar mı olduğuna bakılmaksızın, makinedir.

Öte yandan, Marks’ın incelediği makine, daha eski çağlarda şurada burada tek tek örnekler şeklinde rastlanan “makine”ler değil, “tarihsel öğe”yi de işin içine katarak, kapitalist manifaktürden büyük sanayiye geçişte, yani sanayi devriminin başlamasıyla birlikte temel rol oynayan makinedir. Ve burada, özsel ve tarihsel olanın ne olduğunu incelerken Marks, ilkin “devindirici güç”ün ne (insan mı, doğal bir güç mü ya da bir başka makine mi) olduğundan bağımsız yapar bunu.

Marks’ın görüşüne göre, sanayi devrimine tarihsel karakterini veren şey, John Wyatt’ın “makinesini, parmaksız iplik eğiren bir makine diye” tanımlamasında içerili noktadır:

Tam gelişmiş bütün makineler, birbirinden tamamen ayrı üç kısımdan yapılmıştır: motor mekanizması, güç iletici mekanizma ve en sonu alet ya da çalışma mekanizması. Makinenin bütününü devindiren motor mekanizmasıdır. Bu makine, devindirici gücünü, ya buhar makinesi, ısı makinesi, elektromanyetik makine vb. ile kendisi üretir ya da bu gücü, çağlayanlardaki su çarkları, yel değirmenleri gibi zaten hazır bulunan bir doğa kuvvetinden alır. Güç iletici mekanizma, volanlar, şaft, dişli tekerlekler, kayışlar, halatlar, saplamalar ve çok çeşitli türde dişlilerden yapılmış olup, devinimi düzenler, hareket şeklini gerektiği gibi değiştirir, örneğin düz iken dairesel yapar ve bunları işletme makineleri arasında böler ve dağıtır. Tüm mekanizmasının bu ilk iki kısmı, salt iş-makinelerini devindirmek ve bu devinim aracılığıyla ile iş konusunu ele alarak ona istenilen biçimi vermek için vardır. Makinenin işte bu aleti ya da iş-makinesi kısmı ile, 18. yüzyılda sanayi devrimi başlamıştır. Bugün bile, bir elzanaatı ya da manifaktür, makine ile yürütülen sanayie dönüştüğü zaman, bu kısım devamlı olarak çıkış noktası görevini yerine getirir.

Demek ki Marks’a göre, sanayi devrimi, makinenin 3 ana kısmından biri olan “iş-makinesi” kısmı, yani eskinin üretim “aleti”nin içerili olduğu kısım ile başlamıştır. Sanayi devrimine tarihsel ve ayırdedici karakterini veren şey, “devindirici güç”ün ya da “güç iletici mekanizma”nın ne olduğu (burjuva ekonomi-politikçilerin, hatta kimi Marksist geçinenlerin sandığı gibi buhar makinesi değil) değil, işte bu “alet ya da iş-makinesi” kısmının geçirdiği köklü dönüşümdür.

Gerçek anlamıyla bir iş-makinesini daha yakından incelersek, çoğu zaman epeyce değişik şekillerde olmakla birlikte, genel kural olarak, onda, el zanaatları ile manifaktür işçilerinin kullandıkları aygıt ve aletleri buluruz; ancak şu farkla ki, bunlar, eskiden insan tarafından kullanılan aletler iken, şimdi bir mekanizmanın aletleridir ya da mekanik aletlerdir. (…)

Bunun için makine, bir kez harekete geçirildikten sonra, taşıdığı aletlerle, daha önce işçinin benzer aletlerle yaptığı aynı işleri yapan bir mekanizmadır. Devindirici gücün, insandan ya da başka bir makineden alınmasının bu yönden hiç bir farkı yoktur. Bir aletin insan elinden alınıp bir mekanizma içersine yerleştirilmesi ile, salt araç olan bir şeyin yerini bir makine almış olur. İnsanın kendisi ilk devindiren güç olmaya devam etse bile, aradaki fark derhal göze çarpar. İnsanın aynı anda kullanabileceği aletlerin sayısı, kendi doğal üretim araçları ile, onun bedensel organ sayısı ile sınırlıdır. (…) Bir makinenin aynı anda iş gördüğü aletlerin sayısı, daha başlangıçta, bir el zanatçısının kullanabileceği aletlerin alanını daraltan organik sınırları kaldırmıştır.

(…) Elle kullanılan araçların çoğunda, yalnızca devinim gücü sağlayan insanla, gerçek anlamıyla işçi ya da işletici insan arasındaki fark, göze çok çarpıcı bir karşıtlık gösterir. Örneğin, bir eğirme tezgâhında insan ayağı salt devinim gücü sağlar, oysa iğlerle çekme ve bükme gibi işlerle uğraşan eller, asıl eğirme işini yapmaktadır. Sanayi devriminin ilk kez el attığı şey, el zanaatları aletlerinin bu ikinci kısmı olmuş, işçiye bu yeni işi, yani makineyi gözleriyle izleme ve hatalarını elleriyle düzeltmenin yanı sıra, salt devindirici güç olma gibi mekanik bir işi de bırakmıştır. Öte yandan, insanın her zaman basit devindirici güç olarak kullandığı araçlar, örneğin değirmen milinin çevrilmesi, tulumba ve körüğün kolunun aşağı yukarı oynatılması, havan ve dibek dövülmesi vb. gibi işler çok geçmeden devindirici güç olarak hayvanların, suyun ve rüzgarın kullanıldığı ilk araçlar olmuşlardır. Manifaktür döneminden çok önce ve hatta bir ölçüde bu dönem sırasında, şurada burada, bu araçlar, makine haline gelmişlerdir, ama üretim tarzında herhangi bir devrim yaratmamışlardır. Büyük sanayi döneminde, bu aletlerin, el araçları halinde oldukları zaman bile zaten makine oldukları açıkça görülür hale geliyor. Örneğin, Hollandalıların 1836-7 yıllarında, Harlem Gölü’nü boşalttıkları pompalar, basit pompa ilkesine göre yapılmıştır, aradaki tek fark, bunların pistonlarının, insan yerine dev yapılı buhar makineleriyle çalıştırılmasıydı. İngiltere’’de demircilerin kullandıkları sıradan ve hiç de yetkin olmayan körükler, bazı yerlerde, kolları buhar makinesine bağlanarak hava pompası haline getirilmişlerdir. 17. yüzyılın sonunda manifaktür döneminde icat edildiği ve 1780’’e kadar kullanıldığı şekliyle buhar makinesi bile, herhangi bir sanayi devrimine yol açmamıştır. Tam tersine, makinenin icadıdır ki, buhar makinelerinin biçiminde köklü bir devrimi gerektirmiştir. İnsan, iş konusunu bir aletle işlemek yerine, bir alet-makinenin yalnızca devindirici gücü halini alır almaz, bu devinim gücünün insan adalesi biçimine girmesi, yalnızca bir rastlantıdır; bu devinim gücü, pekâlâ rüzgâr, su ya da buhar gücü olabilir. (…)

Sanayi devriminin çıkış noktası olan makine, tek bir aleti kullanan işçi yerine, çok sayıda benzer aletleri çalıştıran ve gücünün biçimi ne olursa olsun tek bir devindirici güç tarafından devindirilen bir mekanizmayı koyar. Burada şimdi elimizde bir makine vardır, ama bu, henüz yalnızca makineli üretimin basit bir öğesi durumundadır.

Üretim tarzında yaşanan devrimin, başka deyişle sanayi devriminin başlangıç noktası olarak gördüğü “makine”yi, ilkin, üretimin “basit bir öğesi” düzeyinde inceleyen ve bu inceleme düzeyinde sanayi devrimini başlatan köklü dönüşümün, eskiden işçinin kullandığı el aletlerinin artık makinenin parçası haline gelmiş olmasında olduğunu tespit eden Marks, devamında, makineler sistemine doğru, büyük sanayi fabrikalarının iş-makineleriyle, dev devindirici güç mekanizmalarıyla bütünleşik tek bir otomata doğru gelişme çizgilerini inceler.

Makinenin boyutları, çok sayıda iş-makinesi ile işlettiği araçların sayısındaki artış, onu devindirecek çok daha büyük bir mekanizmaya gereksinme gösterir; “ve bu mekanizma, insanın, tekdüze ve sürekli bir devinim meydana getirme yönünden çok yetersiz bir araç olması bir yana, makinenin direncini yenebilmesi için insandan çok daha güçlü bir devindirici güce sahip olmalıdır. İnsanın salt bir motor gibi iş gördüğünü, bir makinenin, onun kullandığı aletin yerini aldığını kabul edersek, açıktır ki, onun yerine doğal güçler konabilir.”

Devindirici güç olarak büyük sanayinin çocukluk döneminde kullanılan beygirden, su ve rüzgar gücüne, nihayet buhar makinelerine kadar Marks, devam eden sayfalarda, incelemesini sürdürür.

Marks’ın tespit ettiği gibi, henüz sanayi devrimi başlamadan şurada burada buhar makineleri ortaya çıkmıştı. Ama herhangi bir devrime yol açmamıştı. Ne zaman ki eskiden işçinin kendi bedeniyle-elleriyle kullandığı aletler “makine”nin mekanik parçası haline geldiler, sonrasında makineler sistemi gelişti, işte o zaman buhar makinesinin öncelleri de dönüşüm geçirerek sanayi devrimine katıldı. Yani dev buhar makineleri sanayi devrimini başlatan ya da ona tarihsel karakterini veren değil, tersine, başlayan sanayi devriminin sonucunda kendisi de değişim geçirerek, dev otomatlara dönüşen fabrikalarda yerini aldı ve rolünü oynadı.

Tarihteki sanayi devriminin çıkış noktası, aynı zamanda ilk el attığı şey, demek ki, el emekçilerinin kullanageldiği üretim aletleridir, onların makinenin mekanik parçası haline getirilmeleri olayıdır.

Bu nedenle ‘sanayi devrimi’ tarihte tektir, özgündür. Kapitalist üretim yöntemlerinde sonraki dönemlerde ve günümüzde kullanılan yeniliklerin, devasa bilimsel-teknolojik ilerlemelerin çapı-büyüklüğü ne olursa olsun, her önemli dönemeçte bunu ‘sanayi devrimi’ olarak adlandırmak doğru değildir; sanayi devriminin tarihsel karakterini belirsizleştirir.

Hem onun tarihsel arka planında, emekçi insanlığın bin yıllardır doğayı dönüştürücü etkinliğiyle edinilen devasa birikimi, zenginleşip çeşitlenen emek-süreçlerinin sonucunda yetkinlik kazanmış üretim aletlerinin bu niteliğini, elbirliği temelinde bir araya getirilmiş işçilerin kullandığı bu aletlerin zamanı geldiğinde makineye içerilebilmesi gerçeğini, hem, makineli sanayiye geçişle birlikte, işinde usta, belli bir vasıflılılığa sahip el işçilerinin nasıl birdenbire kitlesel kırıma uğratıldığı olgusunu, hem de, aslında toplumsal üretimden, onda içerili kolektif emekçinin emeğinden doğan gücün kendisini sermayenin gücü gibi gösterme yanılsamasını doğuran süreçleri gizler.

Kullanılan her yeni makine sistemiyle, kapitalist üretime uygulanan her yeni bilimsel-teknik araç ve yöntemle yaşanan gelişmeler benzer çizgiler taşır: Bir yandan o ana kadar işçinin kol-beden-zihinle yaptığı işler mekanik-elektronik-dijital sistemlere aktarılır, böylece sınıfın ilgili bölükleri vasıfsızlaştırılırken farklı düzey ve alanlarda yeni vasıf türleri ve sınıfın yeni bölükleri ortaya çıkar; diğer yandan, insanlığın maddi ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için gerekli-emek hacmini en aza indirecek maddi-teknik koşullar, komünizmin özgürlük dünyasının kurulması açısından gerekli üretim temeli güçlenmiş olur.

İşçinin öznel yeteneklerinin nesnelleştirilerek makine sistemlerine içerilmesi süreçleri, kapitalizm zamanında işçi ve emekçilerin yıkımı, “artı-nüfus” haline getirilerek sefalete sürüklenmesi pahasına yaşanmaktadır.

Kapitalizm, geçmişin zanaatçılarının elinden üretim aletlerini gasp edip önce kapitalist temelde toplulaştırdı; ardından, bu aletleri makinenin parçası haline getirdi. Sanayi devrimi o sürecin adıdır, özgünlüğü, biricikliği buradan gelir.

Bundan dolayı, kimilerinin 2., 3., 4.’sü dedikleri süreçlere en fazlasından bilimsel ya da teknolojik atılımlar denilebilir, o kadar. Bu, günümüzdeki devasa bilimsel-teknolojik gelişmeleri ciddiye almamak anlamına gelmez.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar