Tasarı, baroların ve diğer meslek örgütlerinin varlık sorunudur

Tasarı, baroların ve diğer meslek örgütlerinin varlık sorunudur

Ekonomik ve siyasi krizlere siyasi kadrolarının çapsızlıklarının da eklenmesiyle yönetim krizi gittikçe derinleşen, en küçük muhalif kıpırtıya dahi tahammülsüz hale gelen iktidar bloku, korku ve hiddet dolu bakışlarını başta barolar, mimar, mühendis ve tabip odaları olmak üzere meslek örgütlerine çevirdi. Yapılarını bozup parçalamak için yasa tasarısı hazırlıyor

Av. Kazım Bayraktar

Ekonomik ve siyasi krizlere siyasi kadrolarının çapsızlıklarının da eklenmesiyle yönetim krizi gittikçe derinleşen, en küçük muhalif kıpırtıya dahi tahammülsüz hale gelen iktidar bloku, korku ve hiddet dolu bakışlarını bir kez daha (başta barolar, mimar, mühendis ve tabip odaları olmak üzere) meslek örgütlerine çevirdi. Yapılarını bozup parçalamak için yasa tasarısı hazırlıyor.

Birçok meslek örgütünün yöneticileri, AKP ve bileşenlerinin oluşturduğu iktidar blokunun, yürürlükteki 12 Eylül Anayasası’nı dahi açıktan çiğneyen mevzuat değişiklikleri yanında, yine 12 Eylül’ü aratmayan hatta ondan da beter siyasal baskı ve zorbalıklarına karşı sınırlı da olsa belli bir muhalif tutum alıyorlar. Bazılarının sadece meslek alanlarıyla sınırlı olarak kamuoyunu bilgilendirmeleri dahi iktidar odaklarını ürkütmeye yetiyor. Bu nedenle gözaltı ve tutuklama operasyonlarına, tehditlere maruz kalanlar dahi oldu. Ancak bu baskı ve tehditler onları iktidarın istediği çizgiye getirmeye yetmedi.

Meslek örgütleri ile siyasi iktidarlar arasında, tarihin her döneminde, sınıfsal temeli olan sorunlar yaşanır. Zaman zaman faaliyetleri kısıtlanır hatta kapatılırlar, koşullar değişir tekrar açılırlar. Genel olarak sınıfsal-mesleki çıkarları doğrultusunda hareket edebilmek için iktidardan bağımsız yapılanma eğilimi taşırlar. Ancak, ara sınıf özelliklerinden kaynaklanan aynı çıkarlar onları, konularına ve konumlarına göre iktidarlarla belli işbirliği ilişkileri kurmak zorunda bırakır. Meslek örgütlerinin ikili tutumları, küçük mülkiyet ve birikimlere sahip olan üyelerinin orta düzeyde yaşam biçimlerinden gelen sınıfsal özelliklerinden kaynaklanır.

Meslek örgütlerinin tarihsel kökenleri, ortaçağın zanaatkarlarının örgütlendikleri loncalara dayanır. Ortaçağ öncesi kent devletlerinde, toplumun ayrıcalıklı sınıflara bölünmesi sürecinde zanaatkarlar (örneğin Atina kent devletinde demiurgos’lar) ayrı bir sınıf olarak tanımlanır. Antikçağ’da zayıf ve dağınık olan zanaatkarlar, ortaçağda belli bir gelişim kaydederler ve lonca adı altında örgütlenirler. Osmanlı’da Ahilik adı altında kurulan Loncalar ortaçağa damgasını vuran feodal toprak mülkiyeti ve hiyerarşisinin kentlere zanaatların feodal örgütlenmesi biçiminde yansımasıdır:

Kentlerde de, toprak mülkiyetine dayalı bu feodal yapıya tekabül eden lonca mülkiyeti, yani zanaatların feodal örgütlenmesi vardı. Burada mülkiyet esas olarak her bireyin emeğine dayanıyordu. Soyguncu soyluların birliği karşısında birleşme zorunluluğu, sanayicilerin aynı zamanda tüccar oldukları bir çağda ortak kapalı pazar alanlarına duyulan ihtiyaç, gelişen kentlere doğru yığınlar halinde akın eden kaçak serflerin giderek artan rekabeti ve bir bütün olarak ülkenin feodal yapısı loncaları doğurdu. Tek tek zanaatkarların yavaş yavaş biriktirdikleri küçük sermayeler ve bu zanaatkarların sayısının nüfus artışı karşısında sabit kalması, kentlerde kırdakine benzer bir hiyerarşinin oluşmasına yol açan usta-çırak ilişkisini geliştirdi.” (K.Marks-F. Engels, Alman İdeolojisi)

Ortaçağın sonuna doğru tüccar ve tefeci sermayesinin ve buna paralel olarak sanayinin gelişmesi, feodal üretim tarzının çözülmesine yol açarken, lonca ilişkileri de çözülmeye başlar. Feodal toplumun bağrında kapitalist üretim tarzı ve işbölümü gelişirken yeni meslek dalları da ortaya çıkar ve başlangıçta lonca sistemine dahil olurlar. Avukatlık da bunlardan biridir. Kapitalizm hukuku genişleterek ve derinleştirerek geliştirmekte, ayrı bir uzmanlık konusuna dönüştürmekte, gönüllü dava vekilliğinin yerini profesyonel hukukçular almaktadır. Bu süreçte loncaların eski örgütlenme tarzları sarsılmaya, değişmeye başlar.

Burjuva devrimleriyle birlikte siyasal iktidar yolu da açılan kapitalizm, tüm meslekleri loncaların feodal bağlarından kurtarır, ancak sermayenin hareket tarzı etrafında yeniden biçimlendirir.

Gelişen burjuva toplumun gözde meslekleri (avukat, mühendis, mimar, hekim vb.) başta olmak üzere tüm meslekler, önceleri nispeten bağımsız bir gelişme kaydederler. “Yasalar önünde eşitlik”, “hukuk ve akıl” çağının özgür ve eşit haklara sahip meslek sahipleri, kendi emekleriyle, kendi tercihleri doğrultusunda işlerini yürütürler, diğer meslektaşlarıyla birlikte yeni meslek örgütleri kurarlar, varlıklarının mevcut koşullarında ihtiyaç duydukları ortak mesleki etik kurallar oluştururlar, dayanışma biçimleri geliştirirler. Bireysel emeklerinden ve uzmanlıklarından gelen belli bir güce ve itibara da sahiptirler.

Ancak, bu özelliklerini giderek yitirmelerine neden olacak iki özellikleri daha vardır. Birincisi, meslek ürünlerinin alınıp satılabilir (meta) olma özelliği nedeniyle, gelişen kapitalizmin sermaye birikim nesnesi olma potansiyeli taşımalarıdır. İkincisi, mesleki üretimlerinin alıcı bulmasının, kapitalizmin piyasa koşullarına, daha doğrusu kendileri dışında gelişen ve durmadan inişli çıkışlı, değişken ve devresel krizlerle malul sermaye hareketlerinin belirlediği değişen toplumsal ihtiyaçlara bağlı olmasıdır. Kapitalist sistem ve sermaye birikim yasaları toplumun ve doğal kaynakların kılcal damarlarına kadar nüfuz edip, geri kalan her şeyi sermaye birikim konusuna ve metaya dönüştürerek tekelleşirken meslekler ve örgütleri bu anaforun dışında kalamazlardı. K. Marks ve F. Engel 172 yıl önce kaleme aldıkları Komünist Manifesto’da bu durumu şu cümlelerle tespit ederler:

Burjuvazi şimdiye kadar sofuca bir mahcubiyetle bakılan ve saygıdeğer faaliyetlerin tümünü görünüşlerindeki kutsiyetinden soyundurmuştur. Hekimi, hukukçuyu, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli işçilerine dönüştürmüştür”

Özellikle 20. yüzyılda, bilim ve teknolojideki gelişmelerle birlikte, küçük zanaat konusu olan birçok ihtiyaç büyük sermayenin fabrikalarında üretilir hale geldi ve zanaatkarların çoğu son lonca kalıntılarıyla birlikte tarihe karıştı. Varlıklarını sürdürenlerle birlikte, yeni gelişen mesleklerin sahipleri bir yandan sermayenin ücretli emekçilerine dönüşürlerken, bir kısmı bağımsız işyerlerini, ofislerini muhafaza etmeye devam ettiler.

1970’lerden itibaren devreye sokulan neoliberal politikalar eşliğinde, başta gözde meslekler olmak üzere birçok meslek alanında ve meslek örgütlerinde yapısal dönüşümler başladı. Türkiye’de 1980 darbesinden sonra hız kazanan bu dönüşüm sürecinde, sahibinin emeğine dayanan küçük bağımsız birimler halinde faaliyet gösterenlerin sayıları giderek azalırken, bunların yerini, ücretli emek-sermaye ilişkisine dayan daha büyük merkezler almaya başladı. En gözde mesleklerin sahipleri, kendi meslektaşlarına ait sermayenin çarklarında ücretli emekçilere dönüştüler. Örneğin avukatlık mesleğinde; devasa ofislerinde yüzlerce (Amerika’da binlerle ifade ediliyor) avukatın çalıştığı şirketler kuruldu. Şirket sahibi avukatlar ekonomik siyasi nüfuz ilişkilerini de kullanarak diğer sermaye şirketleri ile iş ve ihale bağlantıları kurmakla uğraşırken adliyelerden uzaklaştılar. Düşük ücretlerle çalıştırdıkları avukatların çoğu boğucu icra dairelerinde ömür tüketir hale geldiler. “Müvekkil”in yerini “müşteri” aldı. Avukat-müvekkil ilişkisinde etik kurallar bozulmaya başladı. “Savunma hakkı”nın kullanımında önem taşıyan belli bir sözlü anlatım yeteneğinin yerini, kısa kesilmiş, birbirinden kopyalanabilen yazılı kalıplar aldı. Kapitalizm, yapısı gereği gittikçe daha fazla çıkar çatışması üretirken, devletin yargı kurumları bu çatışmaları çözmekte yetersiz kalmaya başladı. Avukatlık mesleğinde yaşan bu durum, aynı özde, farklı biçimlerde diğer meslek dallarında da yaşanıyor.

Mesleki faaliyetin bir yandan sermaye birikimine koşularak diğer yandan çalışma biçimlerine yasalarla müdahale edilerek, eski mesleki ideallerin yerini para kazanma amacının alması örgütlere de yansıdı. Eski yapısal özellikleri bozulmaya başladı.

Sermaye sahibi ile emrinde çalışan ücretli meslektaşı aynı meslek örgütüne üyeler. Mesleki çıkar ortaklığına dayanan bu örgütlerin bünyesinde artık uzlaşmaz sınıf çelişkileri ve rekabet ilişkileri de gelişiyor, talepler birbirleriyle çelişiyor ve farklılaşıyor, bu durum yöneticileri belli bir denge kurmaya da zorluyor. Ancak bu denge giderek sermayeden yana bozuluyor. Siyasi iktidarlar da bu durumu fırsata çevirerek, meslek örgütlerinin siyasal muhalif olabilme özelliklerini sürekli zayıflatmaya çalışıyorlar.

’80’lerden bugüne meslek örgütlerinin yapıları sermayenin ihtiyaçlarına göre dönüştürülürken bağımsızlıklarına da büyük ölçüde son verildi. Herbiri, konularına göre ilgili bakanlıkların denetim ve kontrolü altına alındılar.

Bağımsız avukatlık faaliyetinin tasfiyesini hızlandırmaya, avukatlık ruhsatı alma koşullarını ağırlaştırarak “piyasa”daki avukat sayısının artmasını yavaşlatmaya, şirketleşenlerin önünü açmaya dönük bir yasa tasarısı bizzat TBB tarafından 2009 yılında hazılandı. Tepkiler üzerine tasarı geri çekildi ancak şirketleşmenin önü açıldı. Şirketleşme dışında;

– Sayıları giderek artan ücretli avukatların barolardan atılması, farklı sicil kayıtları tutularak statülerinin düşürülmesi, avukatlar arasında hiyerarşi oluşturulması,

– Bağımsız ve tek çalışan avukatlar üzerinde baskı ve denetimin artırılması, çalışma koşullarının zorlaştırılması,

– Baroların patron avukatların ve avukatlık şirketlerinin örgütüne dönüştürülmesi,

– Uluslararası avukatlık şirketlerine pazar olanakları sağlanması gibi neoliberal hedefleri vardı. Bu hedeflerden hala vazgeçilmiş değil.

Şu an Türkiye’de AKP iktidar bloku tarafından yapılmak istenen; faşist siyasal merkezileşme sürecinde meslek örgütlerinin iktidara siyasal muhalif olma ya da siyasi iktidarların çıkarlarına ters düşen faaliyetler yürütebilme özelliklerinin son kırıntılarının da ortadan kaldırılmasıdır.

Özellikle yargı, savunma, cezaevleri ve genel olarak hukuk ve insan hakları konusunda baroların; sağlık konusunda tabip odalarının; kapitalist kentsel dönüşüme karşı mimar ve mühendis odalarının -sınırlı da olsa- gösterdikleri muhalif duruş ve açıklamalar iktidarı rahatsız etmeye devam ediyor.

Örneğin, en son Diyanet’in LGBTİ’lere yönelik düşmanca tavrına çok sayıda baronun tepki göstererek karşı duruş sergilemesi; korona salgını sürecinde Türk Tabipler Birliği’nin, iktidarın vakaları ve ölümleri gizleme, çarpıtma politikasını, salgına karşı alınan tedbirlerdeki vahim zaafını teşhir eden açıklama ve tespitleri, krizler içinde debelenen, yönetememe hali gittikçe belirginleşen, en küçük, en basit muhalif çıkışa dahi tahammül edemez hale gelen, oy tabanında siyasal destek kaybı devam eden iktidar bloku için bardağı taşıran damla oldu. Vuracakları son darbeyi bir kez daha seslendirmeye ve hazır tuttukları planı açıklamaya başladılar. Tasarının maddeleri henüz netleşmedi. Ancak yapılan açıklamalara göre, baro üyeliği zorunluluğunun kaldırılması yanında, ikisi seçim sisteminde olmak üzere üç önemli değişiklik yapmayı hedefliyorlar:

Seçim sistemindeki birinci değişiklikle, delege yapısı antidemokratik bir biçime dönüştürülüyor ve kamuoyuna nispi temsil sistemi diye yutturulmaya çalışılıyor. İkinci değişiklikle, seçmen kitlesini gruplara bölerek grupları temsil ettirmeyi amaçladıkları gibi, her kentte birden fazla baro ve meslek odaları kurulmasının da yolunu açmak istiyorlar.

Mevcut sistemde, belli bir süre avukatlık yapmış her üyenin istediği organa bağımsız aday olma hakkı olduğu gibi, isteyenlerin adayları bir araya getiren listeler düzenleyerek seçmenlere sunma hakları da var. Seçmenler dağıtılan listelerden tercih ettikleri birini hiç değiştirmeden ya da değiştirip karma liste düzenleyerek oy kullanabilirler. Oylar sayılırken, sandığa atılan karma ya da hazır tam listelerde adları yazılı adayların herbirinin aldığı oylar ayrı ayrı sayılır. Başkanlık dahil, her organa, o organ için aday olanlardan en çok oy alanlar seçilir. Bu nedenle seçime liste halinde girenler liste halinde seçilirler diye bir kural yoktur. Farklı düşüncelerle hazırlanmış farklı listelerde yer alan adayların ya da bağımsız adayların karma bir biçimde seçildikleri örnekler çok olmuştur; çoğulculuğu esas alan bir sistem yürülüktedir.

Getirilmek istenen sistem ise seçmenleri gruplara ayıran ve bu grupları resmen tescil eden, daha sonra da adayları dahil oldukları gruplarla birlikte oya sunan bir sistem. Her gruba aldığı oy oranında temsil hakkı (kontenjan) vermeyi hedefliyorlar. Böylece iktidara yakın siyasi gruplar oluşturarak, en az oyu alsalar bile organlara temsilci göndermelerinin sağlanması amaçlanmaktadır. Bu durumda daha az oy alan bir aday (ait olduğu grubun kontenjanını doldurmak için) seçilmiş sayılacak; daha çok oy alan başka bir aday (ait olduğu grubun kontenjanı dolmuşsa) seçilmemiş sayılacak.

Seçim sistemindeki diğer değişiklik, TBB organlarına barolardan gönderilecek seçmen delege sayıları ve oranlarıyla ilgili. Mevcut sistemde, her ilin barosu kendi üye sayısına orantılı olarak delege çıkarmaktadır. Tasarıda bu oran, üye sayısına orantılı olmaktan çıkarılıyor. Tasarıya göre örneğin, 100 üyeyi bir delege temsil ediyorsa, üye sayısı 500 olan bir baro 5 delege çıkaracak; ancak 20.000 üyeli baro 200 değil belki 10 delege çıkaracak. Bu şekilde büyük illerin barolarının TBB’de temsil edilme oranları düşürülerek, iktidara daha yakın olan küçük illerin barolarını temsil oranları yükseltilerek, diğer değişiklikle birlikte TBB’nin iktidar yandaşlarına teslim edilmesinin önü açılacak. Hazırlanmakta olan tasarıda bazı küçük değişiklikler yapabilirler ama asıl hesabın özü bu.

Üçüncü önemli değişiklik baroların ve odaların dava açma veya açılan davalara katılma haklarıyla ilgili. Barolar ve diğer meslek örgütleri, mesleklerini ilgilendiren konularda şahıslar veya idare aleyhine davalar açabildikleri gibi açılan davalara da katılabiliyorlardı. Bu hakları hem sınırlanıyor hem de yoruma açık hale getiriliyor. Yargı yoluna başvurma haklarının tümüyle ellerinden alınması hedefleniyor. Tasarı netleştiğinde göreceğiz.

Mevcut meslek örgütlerinin, hazırlanan bu saldırıyı geri püskürtmeye güçleri yeter mi? İktidar kararlılık gösterirse oldukça zor görünüyor. Bu zorluk, mesleklerdeki yapısal dönüşümün getirdiği iç ve dış etkenler yanında yıllardır süregelen, kitlelerinden kopuk ve bürokratik faaliyet tarzı vb. nedenlerle kitle tabanlarını harekete geçirme yeteneklerinin zayıflamış olmasından da kaynaklanıyor. Bu nedenle diğer tüm muhalif kesimlerle birlikte daha kitlesel bir karşı duruş sergilememiz, çeşitli kampanyalarla birlikte omuz omuza mücadele vermemiz gerekiyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar