TİKB 5. Konferansı: Sendikal Çalışmamızın Esasları- İzleyeceğimiz Yol

TİKB 5. Konferansı: Sendikal Çalışmamızın Esasları- İzleyeceğimiz Yol

Sınıf çalışmamızın sendikal ayağında proleter sosyalist karakterde militan bir devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde hareket etmeyi sürdüreceğiz. Bu karakterimizin kaybolmasına, silikleşip sulanmasına meydan vermemek için azami dikkat ve özeni elden bırakmayacağız.

// Elimize posta yoluyla ulaşan TİKB 5. Konferans belgelerinden Sınıf İçinde Sendikal Çalışmamızın Esasları- İzleyeceğimiz Yol başlığını taşıyan temel belgeyi paylaşıyoruz – Alınteri//

Maviş, İsmail ve Ethem yoldaşlarımızın anısına…

TİKB olarak sınıf içindeki sendikal faaliyetlerimizi bundan sonra da “Sendikal Bir Stratejinin Ana Esaslarına Dair” başlığını taşıyan örgütsel belgede çizilen stratejik çerçeve doğrultusunda yürüteceğiz. Dolayısıyla orada ortaya konulan ilkesel esasları burada tekrarlamayacağız.

Sınıf içindeki bütün faaliyet ve adımlarımıza bundan sonra da sınıfsız komünist topluma ulaşma tarihsel amacı, devrimci proletaryanın bilimsel dünya görüşü olarak Marksizm-Leninizm, dünya ve Türkiye proletaryasının tarihsel deneyim ve kazanımlarıyla kapitalizmin mezarını kazacak tek sınıf olarak proletaryanın sınıfsal karakteri ve değerleri yol gösterecek.

Bu bağlamda:

Sınıf çalışmamızın sendikal ayağında da proleter sosyalist karakterde militan bir devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde hareket etmeyi rehber alacağız. Bu karakterimizin kaybolmasına, silikleşip sulanmasına meydan vermemek için azami dikkat ve özeni elden bırakmayacağız.

Sınıf hareketiyle sosyalist hareket arasındaki kopukluğu ortadan kaldırmak sendikal cephede de misyonumuzun temel hedef ve amaçlarından biri olacak. Sendikal mücadelenin özgünlüklerini, muhatabımız işçi kitlelerinin ruh hallerini, devrimci bilinç ve örgütlülüğe ne denli açık ve hazır olduklarını göz ardı etmeden sınıfın eylemlerini örgüt politikaları doğrultusunda yönlendirmeye çalışacağız. Bu yönelimin bir parçası olarak sınıfın öncü unsurlarını TİKB’ye yakınlaştırıp kazanmaya çalışmak faaliyetlerimiz sırasında asla gözden kaçırmayacağımız asli görev ve hedeflerimizden bir diğeri olacak.

Sınıf içinde bugüne kadarki sendikal faaliyetlerimiz sırasında kendimizi hiçbir zaman burjuvazi ve faşizmin çizdiği sınırlara bağlı görmedik. Onların koyduğu kural ve yasaklara boyun eğmedik. Militan devrimci bir sınıf sendikacılığı hareketinin yolunu fiili-meşru mücadele anlayışıyla hareket ederek eylemle açacağı görüşünde olduk. Bugüne kadar ki pratiğimize bu ilkesel yaklaşım yön verdi. Dolayısıyla sendikal faaliyetlerimizi bundan sonra da sınıfın en geniş kesimlerine ulaşmayı, onları etkileyip harekete geçirmeyi hedefleyen eyleme dayalı pratik bir kitle çalışması olarak sürdüreceğiz.

Sınıf içinde bugüne kadar yarattığımız sendikal mevzilerin fizik olarak küçüklüğü ve cılızlığının farkındayız. Fakat onun yaratılış süreci boyunca sergilediğimiz pratiğin bunu kat kat aşan siyasal-moral etkisinin büyüklüğünü de görüyoruz. Ne fizik olarak küçüklük moralimizi bozuyor ne de kazandığımız siyasal-moral etki ve prestijin büyüklüğü başımızı döndürüyor. Her ikisi de bize sorumluluklarımızın nasıl arttığını hatırlatıyor. Önümüzdeki süreçte faaliyetlerimizi bu sorumluluk duygusuyla yürüteceğiz.

Şu temel gerçeğin bilincindeyiz: Sendikal hareket doğası ve misyonu gereği sınıfın en geri kesimlerini dahi etkileyip peşinden sürükleyen, örgütleyip bilinçlendiren bir kitle hareketi olmak zorundadır. Hem işçi sınıfının diğer toplumsal muhalefet dinamiklerini etkileyip arkasına takabilecek şekilde öncüleşmesi hem de sınıf içinde sahip olduğu güç ve prestije dayanarak komünist öncünün öncüleşebilmesi sınıf içindeki sendikal faaliyetin bu rolü oynayabilmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla sınıf içinde bugün sahip olduğumuz mevziyi büyütüp yeni güçlere, başka sektör ve alanlara doğru genişletmeyi stratejik bir görev ve hedef olarak görüyoruz.

Sınıf içinde yürüteceğimiz her türlü faaliyet sırasında proletaryanın devrimci dünya görüşüne, komünizm idealine, devrime, sosyalizme ve proletarya enternasyonalizme düşman bütün ideoloji ve eğilimler bizim de baş düşmanımızdır.

Bunların temsilcisi siyasal güç ve odaklarla olduğu gibi bu burjuva düşünce ve eğilimleri işçi sınıfı içine taşıma çabası içindeki sendikal oluşum ve örgütlenmelerle de uzlaşmaz bir mücadele içinde olacağız. Bu gerici-faşist-ırkçı düşünce ve şartlanmaların sınıf içindeki etki ve yansımalarına da asla taviz vermeyecek, sistematik bir ideolojik mücadele, aydınlatma ve eğitim faaliyeti yürüteceğiz.

Kadın düşmanı patriyarkal düşünce ve alışkanlıklarla da aynı netlik ve uzlaşmazlıkta savaşacağız.

Burjuva ideolojisinin yukardaki andığımız biçimleri yanında sendikal planda sınıfın dikkatini ve mücadelesi sadece kendisini ilgilendiren sorunlarla sınırlayan, “liraya kuruş eklemeyi” her şey haline getiren ekonomist yaklaşım ve politikalarla, burjuvazinin sınıf içindeki ajanlarını oluşturan çürümüş sendika bürokrasisi ve sendika ağalığının her biçimiyle uzlaşmaz mücadele temel görev ve önceliklerimiz arasındadır.

Buna karşın aramızda bazı yönlerden ciddi anlayış, politika ve tutum farklılıkları olsa dahi sınıfa bağlı, onun kavgasını ilerletme çabası içinde olan ilerici bütün sendikal ve siyasal oluşumla dar ya da geniş kapsamlı her türlü işbirliğine, güç ve eylem birliklerine her zaman açık olacağız. Aramızda ilkesel ideolojik karşıtlıklar olmadığı sürece bu işbirliklerinin sınıf hareketinin ilerletecek içerikte ve eyleme dayalı olmasıyla samimiyet ölçütünü esas alacağız.  

Militan bir sınıf devrimciliğini esas alan bir yaklaşım sendikal örgütlenme stratejisini belirlerken de burjuvazi üzerinde yaptırım gücü yüksek sektörlere öncelik ve ağırlık vermeyi esas alır. Bu sektörlerin tayini sırasında da kapitalist üretimin dünya çapındaki örgütlenmesinde, bu temelde şekillenen uluslar arası işbölümünde yaşanan değişimlere bağlı olarak ülke ekonomisinde öne çıkan, hem genel ekonomik faaliyet sürecinde oynadığı rol hem de istihdam kapasitesi yönlerinden ağırlığı artan sektörler baz alınır.

Bu ölçütler ışığında baktığımız zaman günümüz Türkiye’sinde burjuvazi üzerindeki yaptırım gücü yüksek sektörler olarak otomotiv ve yan sanayi odaklı olarak metal, enerji ve petrokimya, iletişim ve haberleşme, ulaşım ve lojistik, bankacılık, madencilik, inşaat ve tekstil-hazır giyim öne çıkar. Temizlik, sağlık, eğitim, gıda, hizmet sektörünün diğer dalları ve tarım ise ikinci halkayı oluştururlar.

Sınıfın birer parçası olarak yedek sanayi ordusu-işsiz işçiler dinamiği ile kent yoksullarının omurgasını oluşturan güvencesiz işçiler de toplumsal yaşamda kapladıkları alanın büyüklüğü ve genişliği nedeniyle geniş anlamda birinci halka içinde düşünülmelidir.

İşgücünü satarak yaşamak zorunda olmak işçi sınıfının ayırt edici temel özelliğini oluşturur. Bu ortak özellik temelinde ayrı bir sınıf olmakla birlikte o homojen değil parçalı bir bütünlüğe sahiptir. Bu parçalanmaya yol açan bölünme etkenleri sınıfın birleşik hareketini ve örgütlenmesini güçleştirip engelleyen etkenler olarak iş görür. Sınıf çalışması sırasında bu gerçeğin gözden kaçırılması sağ ya da sol hatalar yanında başarısızlık ve hayal kırıklıklarına yol açar.

Sınıfı kendi içinde parçalayan bölünme etkenleri kapitalizmin doğasından ve işleyişinden kaynaklanır. Kadın-erkek ayrımı, büyük fabrikalarla-az işçinin çalıştığı küçük işletme farkı, vasıflı-vasıfsız emek arasındaki fark, sektörel ve coğrafi farklılıktan kaynaklanan ayrımlar, güvenceli-güvencesiz çalışma, kadrolu ya da taşeron işçisi olmak, kayıt dışı kaçak çalışma, çalışanlarla işsiz işçiler arasındaki rekabet bunların başında gelir.

Etnik köken ve dinsel inanç farklılıkları, farklı ideolojik-siyasi tercihlere sahip olmak, hemşerilik bağları vb. gibi ideolojik-kültürel farklılık etkenleri de sınıf içi bu yapısal bölünme etkenlerine eklenir.

Sınıf içi bölünme ve rekabetin bütün belirti ve kaynaklarına karşı mücadele sınıfın bilincini devrimcileştirme ve onun birleşik hareketini örgütlemenin olmazsa olmaz koşulları arasındadır. Bu konuda sergilenecek her zaaf ve kayıtsızlık, bırakılacak her boşluk sınıf düşmanlarımızın sınıfı bölüp parçalamakta, birlikte hareket ve mücadele etmesinin önüne geçmekle de kalmayıp sınıfın farklı kesim ve bölüklerini birbirine düşürmekte yararlanacağı bir zeminin sürüp gitmesine seyirci kalmak anlamına gelir.

1980’lerin sonlarından başlayarak günümüzde halen süren Kürt düşmanlığı ile son yıllarda buna eklenen Suriyeli göçmen işçi düşmanlığı Türkiye işçi sınıfı içinde bugün en öne çıkan iç bölünme ve düşmanlık etkeni durumundadır. Bunlardan Suriyeli göçmen işçilerin yaşadıkları salt bir insan hakları sorunu olmanın ötesine çoktan geçmiş, Türkiye işçi sınıfının bir parçası haline gelmiştir. İnşaat, tekstil, ayakkabıcılık, tarım başta olmak üzere genellikle vasıf gerektirmeyen işlerde, kayıt dışı olarak çok düşük ücret karşılığı çalıştırılan bu işçilerin yaşadıkları katmerli sömürü ve sorunlarla sınıf kardeşliği temelinde birleşik bir örgütlenme ve mücadele konusu olarak ele alınmalıdır.

Proletaryanın sınıf bilincini geliştirip birleşik mücadelesini örgütleme iddiasını taşıyan bir faaliyet, diğerlerinin yok sayılması ya da ihmaline yol açmaması kaydıyla bu yüzden en başta Kürt ve Suriyeli göçmen işçi düşmanlığıyla savaşmak zorundadır. Bu konuda ikirciksiz net bir tavır ve duruş sahibi olunmalı, Kürt ve Suriyeli düşmanlığı başta olmak üzere sürekli başka halklara düşmanlığı körükleyen şovenizm ve sosyal şovenizmin işçi sınıfı içinde de çok güçlü ve etkili olmasından kaynaklanan korkulara, tereddüt ve oportünizme asla prim verilmemelidir.

İşçi sınıfı hareketini proleter sosyalist bir çizgide örgütleme yönelimi ve çabası içinde olan militan devrimci bir sınıf sendikacılığı hareketi işçiyi sadece üretim sürecindeki konumu, fabrikası ve işyerinde yaşadığı sorun ve sıkıntılarla sınırlı ele almaz. Ailesiyle birlikte onu hayatının her yönüyle kucaklama, karısı ya da kocası, çocukları, çevresi ve toplumla sınıf bilinçli bir işçi olarak ilişki kuracak tarzda eğitip yönlendirme çabası içinde olur.

Bu bağlamda işçinin yaşamını kolaylaştıracak, kapitalizmin cenderesi parçalanmadığı sürece kurtulamayacağı boyunduruğu nispeten gevşeterek nefes almasını ve hareket olanağının genişlemesini sağlayacak pratiklere ön ayak olmayı da ihmal etmez. İşçiler ve emekçiler arasında sınıf kardeşliği ruhunu ve omuz omuza vererek birlikte hareket etme bilincini geliştirecek kooperatif, dayanışma ve yardımlaşma sandıkları, imece pratikleri gibi birleşik eylem kaldıracı olarak da kullanılacak örgütlenmelere ön ayak olup teşvik eder.

Yalnız devrimci proleter sınıf sendikacılığı sınıfı asıl olarak üretim süreci içindeki konumuyla ele alır, onu öncelikle bu temelde örgütlemeye çalışır. Çünkü işçi sınıfının gücünü gösterip burjuvaziyi köşeye sıkıştıracağı asıl alan üretim sürecidir. İşçilerin yaşamlarını bir bütün olarak ele alıp onların yaşam alanlarında da yaşadıkları sorun ve sıkıntılara kayıtsız kalmama duyarlılığı hiçbir zaman bu önceliğin yerini alamaz. Onu zayıflatıp gölgelemesine de izin verilemez.

Kapitalizmin krizinin derinleştiği, siyasal saldırganlık ve tahakkümün keskinleştiği bu dönemde sınıf mücadelesinin militan bir tarzda yürütülmesi dün olduğundan daha büyük bir zorunluluk haline gelmiştir. Günümüzde sınıfı sendikal düzlemde örgütlemeyi bile geçmişe kıyasla tahminlerin ötesinde güçleştiren handikapları aşmanın ilk koşulu bu dezavantajlara pabuç bırakmayan bir ısrar ve yaratıcılıktır. Koşullara ve olanaksızlıklara boyun eğmeyen devrimci bir irade sahibi olmak ve bunu pratikte konuşturmaktır.

Kendisini yasa ve yönetmeliklerle sınırlamayan bir mücadele ve örgütlenme anlayışıyla hareket etmeyen bir sendikacılık anlayışının sınıfın geniş kitlelerini etkileyerek örgütlemek şurada dursun kendisini ayakta tutabilmesi bile onun elinde olmaktan çıkmıştır. Günün bu gerçekliğini kavramak ve pratikte hakkını vermekten uzak her anlayış ve tutum, bugünkü DİSK ve KESK örneklerinde yaşandığı gibi sadece güç ve prestij kaybetmekle kalmayıp bürokratikleşip misyonuna yabancılaşan bir sonuçla karşılaşır.

Bugün sınıfın geniş kitlelerini etkilemeyi, onların görüş alanı içine girerek güçlü bir çekim merkezi haline gelmeyi amaçlayan bir sendikal anlayış, Türkiye işçi sınıfının ve sınıf hareketinin 1980 sonrası geçirdiği yapısal değişimin üzerinden atlayarak politika yapamaz. Bu bağlamda sınıfın yapısındaki gençleşmeyi, atomizasyon ve parçalanmayı, yıllardır yediği darbeler nedeniyle yitirdiği özgücüne ve eylemine güven duygusunun zayıflığını dikkate alarak hareket etmek zorunluluktur.

Bu nedenle sınıfın genç ve deneyimsiz geniş kitleleri içinde mevcut koşulların değiştirilebileceği duygusunu uyandıracak somut sonuçların elde edilmesi büyük önem taşımaktadır. Hiçbir çözümleme, propaganda ve ajitasyon yöntemi, bu yönlerde eylem yoluyla yaratılacak pratik örneklerin yerini tutamaz, onların örgütleyici ve harekete geçirici etkisini sağlayamaz. Devrimci yöntemlerle elde edilecek somut sonuçların yeni kesimleri de harekete geçiren esinleyici bir rol oynaması bu anlayışla harekete asgari bir süreklilik kazandırmakla mümkündür.

Türkiye’de inşaat, karayolu taşımacılığı ve maden gibi kimi sektörlerde sermaye ile mafya çoğu kez iç içe olmuştur. Kent rantlarının ve doğanın yağma ve talanının akıl almaz boyutlar kazandığı 1980 sonrasının neoliberalizm döneminde bu kirli ilişki çok daha yoğun ve katmanlı bir hal almakla kalmamış, mafyanın holdingleşmesiyle sermayenin mafyalaşması birbirini tamamlayan bir süreç özelliği kazanmıştır. Krizin ağırlaşmasına paralel olarak kaynak ihtiyacının büyümesi rant savaşlarının keskinleşmesini, sermayenin kendi içindeki rekabetin ve ayakta kalma savaşımının keskinleşmesi ise faturanın değişik biçimlerde sınıfa çıkarılmasını beraberinde getirecektir. Dolayısıyla bundan sonra sendikal faaliyet ve eylemlerin örgütlenmesi devlet terörü yanında sermayenin değişik biçimlerde istihdam edip kullanacağı beslemelerin, grev kırıcı çetelerin silahlı saldırı ve tehditlerini de göğüsleyip püskürtebilecek bir anlayış ve hazırlık temelinde ele alınıp yürütülmek zorundadır. Sınıfa öncülük iddiasını taşıyan devrimci bir anlayış sınıfın gücünü bu yönüyle de eğitip örgütleme perspektifi ve sorumluluğuyla hareket etmelidir.

TİKB olarak bu konuda bizim elimizde Emeğin Yumruğu (EY) gibi yıllar öncesinde ortaya koyduğumuz özel bir politika var. Sınıfın 1980 sonrası yaşadığı kuşak kopukluğunu ve atomizasyonu, genç işçi kuşaklarının deneyimsizliği yanında yetiştikleri dönemlerin toplumsal atmosferinin kazandırdığı kültürel değerler, eğilim ve alışkanlıklarını, sınıf olarak güçlerini tanımaya olan ihtiyaçlarını dikkate alarak 2004 yılında gündeme getirdik bu politikayı. Fakat asıl olarak güçlerimizin azlığı ve yetersizliği nedeniyle 1.Kongre sonrasında da yaşama geçiremedik.

İşçi sınıfına dayatılan kurt kanunlarına, kuralsızlıklara, onur kırıcı uygulamalara, kısacası neoliberal yamyamlığın tüm biçimlerine karşı proleter şiddeti kolektif bir davranış biçimine dönüştürmeyi esas alan EY politikası önümüzdeki zorlu sınıf mücadelesi günlerinde daha yakıcı bir ihtiyaca dönüşecektir. Dolayısıyla kendimizi hızla buna hazırlamak zorundayız. Sınıfa bu alanda da yol gösterecek esin verici pratikler sergilemeli ve bunlara bir refleks özelliği kazandırarak süreklileştirmeyi başarmalıyız. Yoksa mücadelenin diğer cephelerinde, başka biçim ve araçlarla elde ettiğimiz sonuçların yarattığı sempati ve güvenin aşınıp altının boşalması riskiyle karşı karşıya kalırız.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de geleneksel sendikal anlayış ve yapılar artık can çekişiyor. Pandemi süreci bu gerçeğin altını bir kez daha çizmekle kalmadı, mevcut sendikaların güçsüzlüğünü, mecalsizliğini ve çürümüşlüğünü bütün çıplaklığıyla ortaya serdi.

Bu durum burjuvazinin sınıf üzerindeki ideolojik etki ve hegemonyasının kırıldığı anlamına gelmiyor kuşkusuz. Onun sınıf içindeki uzantıları ve ajanlarının ortadan kalktığını da göstermiyor. Sadece geleneksel sendikal yapıların iflası nedeniyle değil ondan da önemlisi sınıfın yaşadığı sorun ve sıkışmaların, karşı karşıya bulunduğu tehlikelerin büyümesi nedeniyle sınıfın geniş kitlelerine güven verecek yeni bir sendikal hareket ve odağın örgütlenmesi yakıcı tarihsel bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

Bu odak ancak militan devrimci bir sınıf sendikacılığı çizgisinde örgütlenebilir. Zaten bunun dışında denenecek her yol ve girişim daha öncekiler gibi sonuçsuz kalmaktan kurtulamaz. Önümüzdeki dönem “mış” gibi yaparak geçiştirilemeyecek kadar sert sınıf çatışmalarına gebedir. Sınıfa öncülük iddiasını taşıyan devrimci-sosyalist güçlerin de bunu başa yazarak hareket etmeleri zorunludur.

Bu konuda kendi adımıza bir taraftan kendi bağımsız faaliyetimizi belirli bir stratejik plan dahilinde aksatmadan sürdürürken diğer yandan sendikal hareket içinde mücadeleci bir tutum ve eğilim içindeki dost güçlerle değişik düzey ve biçimlerde iş ve güç birliği arayışı içinde olacağız. Bu konuda her şeyden önce kendini altına imza atanların dahi ciddiye almadığı basın açıklamaları ve etkisiz protesto çıkışlarıyla sınırlamayan eyleme dayalı bir mücadele isteği içinde olunup olunmadığı ölçütünü baz alacağız.

İşçi sınıfı hareketi doğası gereği enternasyonalisttir. Bu tamamen onun kapitalist üretim sürecindeki konumunun ortaklığı yanında ülkeden ülkeye değişen göreli farklara karşın dünyanın her yerinde aynı amansız sömürüye, benzer tüketici çalışma koşullarına, emeğinin ürünlerine aynı ölçüde yabancılaşmaya maruz kalmasından kaynaklanan mantıki bir sonuçtur.

“Küreselleşme” çığlıkları eşliğinde üretimin neoliberal temelde yeniden örgütlenme süreci bu nesnel-tarihsel temele yeni boyutlar kattı. Üretim artık dünya çapında toplumsallaştı. Aynı malın üretimi bile parçalara ayrılarak farklı ülkeler arasında dağıtıldı. İletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerin de yardımıyla sermayenin hareket alanı genişledi. Buna karşın işçi sınıfının belirli bir ülkede belirli bir malın üretildiği belirli bir sektör bazında bile onu köşeye sıkıştırma olanakları daraldı. Bu durum sendikal hak talepleri temelinde girişilecek grev ve direnişler sırasında bile uluslar arası sınıf dayanışmasını adeta zorunlu hale getirdi.

Devrimci bir sınıf sendikacılığı hareketi bu gerçekliğin üzerinden atlayarak hareket edemez. Tersine, özellikle de emperyalist tekellerle bağlantılı sektör ve fabrikalarda sonuç alıcı etkili eylemler örgütlemeye çalışırken planlarını enternasyonalist dayanışma boyutunu da düşünerek yapmalıdır.

Proletaryanın evrensel sınıf kardeşliği temelinde dayanışması sadece belirli eylem anlarıyla da sınırlı kalmamalıdır. Bunlara da ön hazırlık anlamına gelecek şekilde kalıcı kurumsal ilişkiler kurulmalıdır. Önümüzdeki süreçte sendikal çalışmalarımızı bu enternasyonal boyutu daha fazla önemseyerek yürütmek kararındayız.

Kasım 2020


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar