Toplum “çıplak arama”dan geçiriliyor

Toplum “çıplak arama”dan geçiriliyor

Onlar bilimsel verilere karşı kendilerini açıklayacakları kanıt bulamayacakları için “kör bir inkar”la karşı koyarlar. “İnanmıyorum” ya da “inanıyorum” demeleri yeterlidir kendileri için.

Çiçek Özgen

Gözaltında çıplak aramaya maruz kalan kadınların sesini duyurmasından sonra AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, her zamanki argümanlarına sarılarak “inanmıyorum” demişti. Zengin’in kokuşmuş açıklamalarının ardından AKP Milletvekili Cahit Özkan da açıklama yaparak “Varsa kanıtları getirsinler…” dedi.

Kapitalizm, tarihin bütün gerici birikimini ve hegemonya araçlarını istediği zaman istediği yerde kullanabileceği bir miras olarak alet çantasında taşımaktan asla vazgeçmez. Din, gerici değer ve alışkanlıklar, gelenekler, güncel gelişmelerle alakası olmayan sayısız yargı ve ölçüt… Onun ahlakı kendi sistemini yürütebilmek, sermayenin çeşitli biçimlerle akmasını güvenceye alabilmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktan ibarettir. Yeri gelir pek bir “özgürlükçü” olur yeri gelir tarihin tüm karanlık taraflarını bir potada toplayarak “ahlaki ölçüt” olarak topluma zerk eder, o değerler sayesinde rıza üretir. Ama sırası gelince de topluma giydirdiği o ölçütleri bizzat kendisi hem de en pervasız biçimlerle söküp atar, bir zamanlar yücelttiği, politik manipülasyon aracı kıldığı her şey bu sefer onun iradesini kırmanın, onurunu zedeleyip çaresiz kılmanın silahı olarak kullanır.

Bir zamanlar siyasetin temel argümanı olan “türbanlı bacılar”dan iktidarı için tehlike simgesine dönüşenlere uyguladığı işkencelerde o kutsadığı tüm değerlere vahşice saldırabilir. “Mütedeyyin” kesimler olarak tanımladığı o kadınların ahlak ve erdem olarak kuşandıkları tüm değerleri yıkarak benliklerinde onarılmaz yaralar açmak için bırakalım türbanlarını çıkarmayı, çırılçıplak soyup işi mahrem yerlerini aramaya kadar vardırabilir.

Tıpkı son olarak Uşak Emniyeti’nde 30 kadına yapılan çıplak arama işkencesinde olduğu gibi.

İşkenceye izin verilmeyecek, herkese özgürlük” gibi sözlerle ‘ahmak’laştırdığı birçok aydının gözünü boyamayı beceren burjuva siyaset aktörleri, faşizmin doğası gereği, varlığını sürdürmek için belli bir noktada hızla eski silahlarına sarılmak, yüzündeki “ahmak aldatan maskeyi” fırlatıp atmak zorunda kaldı. Çok geçmeden onun “demokrasi” dediğinin, “özgürlük” dediğinin ne olduğu ortaya çıktı. Ama bu sefer de çocukların bile apaçık gördükleri gerçekleri “inkar” etme siyasetiyle bozunuma uğratma politikalarına yöneliyor.

Gericiliğin özünde inkar önemli yer tutar. Onlar bilimsel verilere karşı kendilerini açıklayacakları kanıt bulamayacakları için “kör bir inkar”la karşı koyarlar. “İnanmıyorum” ya da “inanıyorum” demeleri yeterlidir kendileri için. O nedenle Özlem Zengin çıplak arama işkencesine “inanmıyorum” demesinin kanun yerine geçeceğini pişkince düşünebiliyor. Her şey birilerinin inanıp inanmamasında ifade buluyor. Böylece geride kalanlara, çaresizlik ve umutsuzluk pompalanıyor. Her şey gözler önünde olup biterken, gözümüzün önünde olanı dahi ispat edemediğimiz bir kısır döngüde, aklımızla, mantığımızla dalga geçiliyor. Aslında ruhsal bütünlüğümüze bir kez daha saldırılıyor. Toplum bir bütün olarak “çıplak arama”dan geçiriliyor.

2017 Newrozu’nda tüm kameraların ve binlerce kişinin gözü önünde katledilen Kemal Kurkut ya da Gezi Direnişi’nde yine gözümüzün önünde katledilen Ethem Sarısülük’e bile tek başına baktığımızda, onca kanıta, onca şahide rağmen neredeyse “kendi kendini vurdu” boyutuna varan pişkince bir inkarın içinde çaresizliğe itiliyoruz.

Taybet Ana’nın ölüsü 7 gün kaldırımda yatarken, onun orada yattığını görmemize rağmen aslında görmediğimize, gördüğümüzün “o” olmadığını kabullenmeye zorlanıyoruz.

Hrant Dink’e silahı sıkanı görmemize, tezgahlanan oyunu canlı canlı izlememize rağmen böyle bir olayın hiç olmadığını düşünmeye, susmaya, sorgulamamaya yani “uzatmama”ya zorlanıyoruz. Akıl ve mantığın değil inancın onun yerini aldığı faşizmde, karşıdakinin “inanmıyorum ki” demesini tek doğru ve gerçek olarak kabullenmeye rıza göstermek mecburiyetine bırakılıyoruz. Fazla ileri gidersek “Hani deliller?” diye karşı saldırıya uğruyoruz….

Öyle ya, daha gözün gördüğünü, kulağın duyduğunu bile kabul ettiremezken, getireceğimiz delil en çürütülmez olanı dahi olsa birileri “inanmıyorsa” orada hükmünü yitirmiş olacak nasılsa… Öyle ya, hiç yaşanmamış, hiç olmamış şeylerin ispatı olabilir mi? Toplumsal düzene indirilmek istenen bir akıl tutulması: “Toplumsal inkar birlikteliği”. Aklın bilimin dışlanması, gözün sadece görülmek isteneni görmesi, kulakların sadece duyulmak isteneni duyması… Ve bunun en geniş kitlere de rıza göstererek kabul ettirilmesi. Sonrası zaten çorap söküğü: Toplumun bunu yeniden yeniden üretmesi.

Her ideoloji kendi ahlaki değerlerini, ölçütlerini yaratıyor. “Ahlak ve özgürlük” argümanıyla iktidara gelenler, yıllar içinde yolsuzluk, rüşvet, toplu katliamlar, kurdukları yurt ve vakıflarda sistematikleşmiş çocuk tecavüzleri, kadın cinayetlerini meşrulaştıran uygulamalarıyla kendi ahlak ve özgürlük anlayışlarını da biçimlendirmiş, ete kemiğe büründürmüş oldular: Katliam, işkence, tecavüz ve inkar…. “İnsanlık onuru” bunun içerisinde kendine elbette yer bulamaz, aksine o saldırıların hedefine yerleştirilen bir düşmandır artık..

Biz, Özlem Zengin, Cahit Özkan gibi bu ideolojiye sahip olanlara, “insanlık onurunun” zerresini bünyelerinde barındırmayanlara neyi hangi delilleri kabul ettirebiliriz? Bu zamana kadar Türkiye tarihine baktığımızda hangi işkenceci, gösterilen delillere bakılarak cezalandırıldı? Hatta çok uzağa gitmeyelim, daha birkaç ay önce Kürt köylüler helikopterlerden aşağı atılmadı mı?!. Bırakın yapanların cezalandırılmasını, kurbanlar “terörist” ilan edilmedi mi?!. Haberi yapan gazeteciler tutuklanıp aileler tehdit edilmedi mi?!.

Biz devlete, yaptıklarının ispatını sunmakla, onları “inandırmaya” çalışmakla, ikna etmeye uğraşmakla yükümlü değiliz! Biz toplumsal farkındalığı artırmada, toplumsal öfkeyi canlandırmada ve toplumsal örgütlülüğü yaratmada kendi silahlarımızı bulmak ve yaygınlaştırmakla sorumluyuz. Bizim ihtiyacımız bu! Aksi halde gözümüzün içine baka baka sürdürdükleri “inkar” siyasetiyle irademizi büsbütün kıracaklar. Çıplak arama ve işkencenin başka biçimleriyle benliğimizi çökertmeye çalışan bu saldırganlık, gündelik hayatımızın içine sızan bir çaresizlik duygusuyla dayatılan her şeye seyirci kalmamıza, bir hücreye hapsolmamıza neden olacak.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar