Trump Gitti, Ya Fikri?

Trump Gitti, Ya Fikri?

Emperyalist sistemin ’90’lı yıllarda gelip dayandığı nokta, ABD ve AB’nin dünyaya örnek gösterdiği kapitalist liberal demokrasinin de sınırıydı aynı zamanda.

Cihan Çetin

Hızlı olmanın standart olduğu bir zaman diliminden geçiyoruz. “En fazla bir yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı” diyen Nazım, “bugünleri görse ne derdi acaba,” diye düşünüyor insan. Akışın da değil hızlı akışın öncelikli olduğu bu süreçte tarihsel dönüm noktalarının analizi de çoğu zaman hızlı akışın girdabına kapılıyor

Sınıflı toplum ilişkileri tarihin kendi çıkardığı hükümlerle hareket eder ve insanın hız algısından bağımsızdır. Ancak günümüz insanlığının hız algısı ile tarihsel dönemeçler ele aldığında tarihin değiştirici/yön verici esas gücünü kavramaktan da büyük bir hızla uzaklaşabiliyor

Evet, bir tweet tarihin akışına yön verebilir, ama tarihi sosyal medya yazamaz.

Yüzey Akıntısı

Tsunami, depremin şiddetinin sonucudur. Ancak yerin kilometrelerce altında devasa kaya kütlelerinin yarattığı deprem yerine tsunamiye bakarak en fazla depremin şiddetine dair bir şeyler söylenebilir. Doğadaki asıl değişikliği yaratan depremin kendisidir, tsunami ise depremin şiddeti kadar etki eder.

ABD Kongre’sinin 6 Ocak’ta Trump taraftarlarınca basılması herkesin meşrebine uygun olarak çeşitli tepkilerle karşılandı:

Olay anlarında ABD medyasında -Cumhuriyetçiler bile- gelişmeleri ağzı açık izleyerek “ABD olarak ne ara bu hale geldik,” travmasını yaşarken; olayların üzerinden daha 24 saat geçmeden Türkiye ve İran cumhurbaşkanları “kendi demokrasilerinin en iyi olduğunu” söyleyerek maytap geçmeye başlamışlardı bile.

Türkiye’de ise twitter’da Fatih Tezcan denen aklı kıt “FETÖ’yü besleyen ABD yıkılsın” diye böğürür veya akıl konusunda Tezcan’ı aratmayan Hilal Kaplan “Trump’un sesini kısanlar, Erdoğan’a neler yapmaz” adlı fantastik senaryosunu yazarken; CHP aklı “ABD demokrasisinin yanındayız” diyerek darbe karşıtı bayrak sallıyordu.

Bu saçmaların ve de akıl dolu esprili tepkilerin yanında, Türkiye ve dünyada 6 Ocak olayları ile ilgili -bazıları çok yerinde ve doğru- analizler de yapıldı.

Makalelerinin çevirileri Duvar Gazetesi’nde yayınlanan David Smith (1) ve Richard Wolffe’nin (2) yazılarına bakalım:

Smith 8 Ocak tarihli yazısında ABD’deki Kasım seçimlerinden sonra Cumhuriyetçiler’in önde gelenlerinin ve eski siyasetçilerin Trump’ın “oylarımız çalındı” iddiasını sorgulamadan her türden desteği nasıl verdiklerini ve canhıraş çalıştıklarını isim isim açıklarken, Wolffe ise 7 Ocak tarihinde, başka bir isim listesi sıralayarak yeni Trumplar’ın “şimdiden yetiştiğine” dikkat çektiği yazısının başlığını “Trump bir soytarı ama bir sonraki otokrat beceriksiz olmayabilir” biçiminde koyuyordu.

Hemen not düşelim, Türkiye’nin liberal cephesinden yazılanlar da bu iki yazarın minvali üzerinden gittiği için özel bir analiz gerektirmiyor.

Yüzey ve hemen yüzeyin altındaki akıntıyı takip edenlerin ortak noktası, 6 Ocak olaylarının bağırarak geldiğine işaret etmeleri ve Trump’ın ABD sağındaki yeni bir sürecin temsilcisi olduğunu belirtmeleridir. Bu noktalara dair tespitlerinin bir kısmı ne kadar yerinde olsa da sıra sistemin kendisinin analizine geldiğinde sürece-tarihe baktıkları yerin sığlığı kendisini hemen gösteriyor.

Andığımız iki ABD’li yazarın yukarıda aktardığımız yazılarına, ABD’nin geleceğine dair “sisteme yönelik neler yapılmalı” sorusuna aradıkları cevaplar yönünden bakmak bile zihinsel derinliklerini görmek için yeterli:

Wolffe, Amerikan demokrasinin 2020 Kasım-Ocak döneminde ayakta kalmasının “yegane sebepleri” olarak şu üç şeyi sayıyor: Trump karşıtı seçmenlerin tarihi katılımı, bir avuç ilkeli Cumhuriyetçi seçim yetkilisi ve bağımsız yargının bulunması. Smith ise Wollfe’ten farklı olarak “iktidarın bir çılgın tarafından suistimal edilmesinin önündeki en büyük engel halkın denetimidir” diyor.

Her iki yorumun liberal sığlığını fark etmek hiç de zor değil.

Onlara göre, Trump’ın Başkan olduğu Kasım 2017’den 6 Ocak 2021’e kadar geçen sürede olup biten hemen her şeyin sorumlusu (her ne kadar ciddi sıkıntıları olsa da) “işleyen sistemin suistimal edilmesi’. Ancak her iki yazarın aklına bir kere bile bizzat ABD’deki mevcut sistemin özellikle son 30 yılda neden ve nasıl bu hale geldiğine ve bunun gerisinde yatan belirleyici etkene bakmak gelmiyor.

Tam da sistemin kendisini merkeze almadıkları için her iki yazar da ABD’nin geleceğine dair “işlerin zor da olsa düzelebileceği” şeklinde özetleyebileceğimiz karamsar bir umut çizgisini aşamıyorlar.

Dip Akıntısı

ABD’de 6 Ocak’ta meydana gelen Kongre baskınının dip akıntısını belki de şu iki fotoğraftan yakalayabiliriz:

İlk fotoğraf, 2 sene önce 11 Kasım 2019’da iklim değişikliği ile ilgili ABD kongresi önünde yapılan bir protestoda, protestocular ABD Kongresi’nin merdivenlerine çıktıları için gözaltına alınıyor. Fotoğrafta elleri arkasından kelepçelenen kişi ise ünlü aktrist Jane Fonda.

İkinci fotoğraf ise 6 Ocak’taki göstericilerin Kongre binasına girmesinden hemen önce çekilmiş. Doğrudan Kongre binasına yönelen kitlenin karşısına en fazla 15-20 polis konulmuş. Onlar da gelen güruhu görüp sıvışınca kitle ilk olarak Kongre merdivenlerini işgal etmiş. 6 Ocak gösterisinden en az bir hafta önce Liberal Parti’li vekiller yapılacak bu protestoya dair Washington polisinden görüş istediği halde polis bu isteğe cevap bile vermemiş. Bu arada 6 Ocak günü bir noktadan sonra ortalığı gaz bombası ve kurşunlar kaplarken bazı polislerin göstericilere nasıl yardım ettiğini de tüm dünya izledi.

2019 yılında 81 yaşında Jane Fonda’yı sadece merdivende durduğu için ters kelepçeyle gözaltına alan, 2021’de ise ABD Kongre binasını basmak üzere gelen güruhtan ilk anda kaçan “polis aklı“ ABD’deki dipteki dalganın yüzeye vuran kabarcıklarından sadece biridir.

Benzer bir örneği hemen yakın geçmişte de görebiliriz: Polisin Trump taraftarlarına gösterdiği tahammül ötesi tavırla George Floyd’un vahşice katledilmesi üzerine patlayan protesto gösterileri sırasında uygulanan polis şiddetini karşılaştırabiliriz.

Başka alanlardan verebileceğimiz çok sayıda örnekle birlikte bunlar bize ABD’de sınıf çelişkilerinin tahminlerden çok daha fazla ısındığını gösterir. Zaten Trump’ı ortaya çıkaran nedenler de bu gerçekte saklıdır. Bugün yüzeyde de daha net gözüken bu dip akıntıları 1980 sonrası izlenen neoliberal ekonomik-siyasi politikaların ABD’deki ürününden başka bir şey değildir.

Trump’ı ortaya çıkaran nedenlerle bağlantısı içinde “demokrasinin beşiği” ABD’deki sistemin dönüşümü Trump’ın marifeti değil kısacası. Trump burada bir “araç”. Onu tarih sahnesine çıkaran süreç ise ’90’lı yıllardan itibaren adım adım olgunlaşıp kurgulandı. Burjuvazinin tarih sahnesine çıkarken ihtiyaç duyduğu liberal demokrasinin emperyalist tekelci sermaye için artık deli gömleği haline geldiği, onun alttan alta nasıl dönüştürülüp bu ayak bağından nasıl kurtulunacağı tartışmaları -ve de pratikleri- daha o yıllarda çoktan başlamıştı.

Daha farklı bir ifadeyle, emperyalist sistemin 90’lı yıllarda gelip dayandığı nokta, ABD ve AB’nin dünyaya örnek gösterdiği kapitalist liberal demokrasinin de sınırıydı aynı zamanda. Daha önceki yıllarda yarı sömürge ülkelerde ortaya çıkan faşizmleri örgütleyip desteklemekte bir an bile tereddüt etmeyen emperyalist burjuvazi, olağanüstü boyutlarda tekelcileşen kapitalizmin (emperyalizm) siyaseten de zorunlu kıldığı siyasi merkezileşmeyi kendi devletlerinde de adım adım hayata geçirmeye başlamıştı.

Dolayısıyla Trump ve onun dünyanın dört bir yanında boy gösteren kopyaları “geçici yol kazaları” değil emperyalist ülkelerde de yaşanan neoliberal dönüşümün “doğal” sonuçlarıdır.

Emperyalist devletler yaşamın her alanını hem kendi içlerinde hem de uluslararası ilişkilerini neoliberalizm ekseninde yeniden inşa ettiler. Eğitimden sağlığa, hukuktan siyasete liberal demokrasi bağlamında dahi kamusal hiçbir şey bırakmadılar ortada. Bu değişim sadece işçi sınıfı ve emekçiler için değil orta sınıfları da içine alan dizginsiz bir yıkım süreci olarak işledi. Eski durumları allak bullak olup hızlı bir konum kaybı yaşayan kesimlere güven vererek onları peşinden sürükleyen devrimci-demokratik bir alternatifin olmadığı koşullarda bu tepki çoğu kapitalist ülkede sağcı hatta düpedüz faşist örgüt ve hareketlere yöneldi.

Burada küçük bir not düşelim, dünyanın her yerinde sağın en liberal formları dahi belirli bir güce ulaştıktan sonra faşistlerle hızla kol kola girerler. Sadece ABD’de değil AB emperyalist devletlerinden Fransa’da 2000’li yıllarda Le Pen’in güçlenmesi, Avusturya’da faşist partilerin seçimleri kazanması, “sosyal demokrasinin kaleleri” olarak İskandinav ülkelerinde bile ırkçı-faşist hükümetlerle karşılaşmak, 2020’de Almanya’da faşistlerin üçüncü büyük parti haline gelip kilit bir konum kazanmasının arkasında yatan dinamik budur

Özetlersek ABD’de Trump şahsında ortaya çıkan tartışmaların merkezindeki liberal demokrasinin dönüşümün temel kolonları birkaç on yıldır zaten inşa edilmişti. Bu dönüşümün fark edilmemesi ya da fark edilse bile sığ biçimde fark edilmesinin nedeni meselenin tekelci sermaye ve emperyalizmle ilişkisinin yok sayılmasıdır. Emperyalizmin ortaya çıkardığı zorunlu ilişkiler gözden kaçarsa, 6 Ocak’tan sonra yapılan yorumlarda görüldüğü gibi liberal demokrasinin bir şekilde kurtarılabileceği boş umudu da pompalanmaya başlanır.

Sözü Türkiye ölçeğinden bağlayacak olursak, Türkiye’deki mevcut iktidar ilişkilerini Erdoğan’a indirgemek ne kadar hatalıysa, seçimlerin tarihsel fırsatları da ortaya çıkabileceğini gerçeğini asla gözden kaçırmadan bu iktidar ilişkilerinin sadece seçimle değişeceğini iddia etmek de o kadar hatalıdır.

Sadece Türkiye’de değil dünyada da son bir yılda pandemi süreci ile iyice keskinleşip kendisini iyice belli eden, artık ölmek ve yaşamak arasında ikileme sokulan işçi sınıfının uyanışına, kapitalizm tarafından an be an ezilen yoksulların, kadınların, öğrencilerin, ezilen ulus ve kimliklerin haykırış ve isyan tohumlarını görmeyen, bu tohumlara kapitalizmi yıkarak yerine sosyalizmi kurma yönünden bakmayan bir devrimcilik ya da muhaliflik iddiası kapitalizmin yaratmaya devam edeceği her türlü vahşetin, kötülüğün, barbarlığın seyircisi olmaktan da kurtulamayacaktır.

Trump bugün gitmiş olabilir. Ama fikri iktidardadır. Onu ortaya çıkaran koşullar yok edilmeden yani kapitalist iktidar yıkılmadıkça da emperyalizm barbarlık üretmeye devam edecektir.

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar