Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm

Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm

Türkiye ekonomisi gibi Türkiye işçi sınıfının yapısı ve bileşimi de 2000 sonrası gözle görülür bir farklılaşma yaşadı. Bu yazı dizisi bu değişimi bütün yönleriyle ele alıp irdeleme iddiasında değildir. Daha kapsamlı irdelemelere giriş bab’ında kuşbakışı bir fotoğraf çekme denemesi olarak görülmelidir.

Türkiye ekonomisi gibi Türkiye işçi sınıfının yapısı ve bileşimi de 2000 sonrası gözle görülür bir farklılaşma yaşadı. [1]

2000 sonrası aslında simgesel bir tarihtir. Sözünü ettiğimiz değişimin başlangıcını değil sonuçlarının ortaya çıkışını (kendini göstermesini) simgeler. Yoksa bu değişimin başlangıcını 12 Eylül askeri faşizminin zorbalığıyla hayata geçirilen 24 Ocak Kararları oluşturur. Üstelik bu sadece ekonominin değil siyasetten toplumsal ilişkilere kadar hayatın her alanının neoliberal temellerde yeniden yapılandırıldığı kapsamlı bir dönüşümün başlangıcıdır.

İlk adımları 12 Eylül döneminde atılan bu stratejik dönüşüm ekonomi alanında 1987 kararnameleri ve 1994’teki 5 Nisan Kararları gibi bazı küçük sıçramaların ardından neoliberal çizgide (kendi içinde) ikinci büyük sıçramayı 2000 sonlarından itibaren Kemal Derviş tarafından hayata geçirilen IMF programı temelinde yapmıştır.

Ekonomide yaşanan bu yapısal değişimi (hem kapitalist gelişmenin kazandığı ivme ve derinleşmesi açısından hem de toplumsal yapı ve ilişkilerden dış siyasete kadar hayatın her alanında yol açtığı zincirleme sonuçlar bakımından) bağımlı Türkiye kapitalizminin Cumhuriyet sonrası gelişim sürecinde üçüncü büyük tarihsel sıçrama olarak nitelemek yanlış olmaz. [2]

Türkiye kapitalizminin 1980 sonrası sadece ekonomiyle sınırlı kalmayan sıçraması gözleri o denli kamaştırmıştır ki, sermaye birikiminin zayıflığı ve bağımlı karakteri başta olmak üzere onun tarihsel-yapısal zayıflıkları yanında bu gelişimin emperyalist kapitalizmin aynı tarihsel kesitte (1980 sonrası) dünya çapındaki neoliberal yeniden yapılanması sırasında şekillenen yeni uluslararası işbölümü düzeniyle olan bağı gözardı edilmiş, Türkiye’nin artık “bölgesel emperyalist bir güç haline geldiği”ni iddia eden tezler üretilebilmiştir.

“İhracata yönelik ekonomi” etiketiyle pazarlanan bu yeni sermaye birikim modelinin özünü ‘ucuz emek sömürüsüne dayalı taşeronlaşma’ oluşturur. Gelişmiş emperyalist kapitalist ülkelerin özellikle yoğun emek kullanımını gerektiren geleneksel sektörleri emeğin ucuz olduğu ülkelere kaydırdıkları bu yeni uluslararası işbölümü düzeninde Türkiye tekstil ve hazır giyim başta olmak üzere bir çok sektörde Çin, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Meksika, Güney Afrika gibi ucuz emek deposu ülkelerle “dibe doğru yarış” temelinde bir rekabete girdi.

Bu sadece ücretlerin baskılanmasıyla sınırlı bir yarış değildi. Artı değer sömürüsünü maksimize edebilmek için işçi sınıfının insanlık dışı çalışma ve yaşama koşullarına mahkum edildiği vahşi bir çalışma düzeni kuruldu. Sınıfın örgütsüzleştirilmesi, taşeronlaşma, kayıtdışı güvencesiz çalışmanın kural haline gelişi, esnek istihdam uygulamalarının yaygınlaşması bu yeni çalışma rejiminin temel ayaklarını oluşturur.

Toplumun proleterleşmesi

Bu süreçte ekonominin yapısındaki değişime paralel olarak istihdamın yapısı da değişime uğradı. Ekonominin genelinde kentsel rant ve yağma mekanizmalarının harekete geçirilmesine dayalı inşaat odaklı bir büyüme modeli öne çıkarken istihdam alanında da inşaatın yanı sıra genellikle nitelik gerektirmeyen hizmetler sektöründe çok büyük ve hızlı bir genişleme yaşandı.

Bu kesit bir yönüyle de hızlı bir proleterleşme sürecidir. Sosyal bilimciler A.H. Köse, S. Bahçe ve F.Y. Günaydın’ın hane halkı istatistiklerini kullanarak 2015 yılında yaptıkları bir çalışma bu gerçeği istatistiksel olarak sergiler: “2002 yılında istihdam edilen emekçi katmanların toplam birey nüfusuna oranı yüzde 16.2 idi; bu oran 2011 yılında yüzde 23.6’ya çıkmıştır. Sadece çalışma hayatındaki bireyler içinde emekçi katmanların oranı 2002 yılında yüzde 39.2’den 2011 yılında yüzde 55.8’e çıkmıştır. Bunlara (yedek işgücü ordusunu temsilen) işsizleri eklediğimizde, değişim 2002 yılında yüzde 54.4’ten 2011 yılında yüzde 68.9’adır”( Bağımsız Sosyal Bilimciler 2015. AKP’li Yıllarda Emeğin Durumu)

Konuya ilişkin başka bir çalışmada aynı olgu şu şekilde çıkar karşımıza: “Tarımın toplam istihdam içerisindeki payının azalmasıyla beraber aynı dönem içerisinde ücretli istihdamda da hızlı bir artış yaşanmıştır (…) 1990’ların başında toplam çalışanların yüzde 40’ı ücretlilerden oluşmaktaydı. 2000’li yılların başında bu oran yüzde 50’ye yaklaşırken 2016’da yüzde 68’le Türkiye tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. 2017’de küçük bir miktar azalma gösterse de istihdam edilenlerin büyük çoğunluğunun ücretli ve yevmiyeli işlerde çalışanlar olduğu görülmektedir. Bu veriler, Türkiye’de 1990’lı yıllarda artmakta olan proleterleşme eğiliminin özellikle 2000’lerde hızlandığını ve büyük bir proleterleşme dalgası yaşandığını göstermektedir.” (2000’li Yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu, Özgür Orhangazi, Çalışma ve Toplum dergisi, 2019/1)

Yarı zamanlı ya da geçici çalışma biçimleri yanında kayıt dışı kaçak çalışmanın (enformel sektörün) yaygınlığıyla birlikte düşünülecek olursa emek gücünü satarak yaşamak zorunda olan nüfusun (proleterler ve yarı proleterlerin) toplam nüfus içindeki oranının bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu oranların çok üzerinde olduğu gerçeği kendiliğinden anlaşılır. Başka bir anlatımla, Türkiye toplumu 1980 sonrasında çok daha hızlı ve sıçramalı biçimde proleterleşmiştir.

Fakat devrimci saflarda bile bu gerçekliğe hâlâ gözlerini kapatanlar yanında rakamsal verilerden hareketle Türkiye’nin toplumsal yapısını (gerçekliğini) bu kez de saf bir proletarya-burjuvazi ikiliğine indirgeyen mekanik yaklaşımlar boy atmıştır. Halbuki kapitalist toplum gerçekliği hiçbir zaman bu kadar düz yaklaşımlarla kavranamayacak kadar karmaşık (ve dinamik) bir özellik taşır. “Modern kapitalist toplumların sınıf yapısı sadece iki ya da en fazla üç sınıf göz önüne alınarak yapılacak yalın kat bir sınıf analizinin taşıyamayacağı kadar karmaşıktır (…) Gerçek dünya sadece ari anlamda burjuvalar, küçük burjuvalar ve proleterlerden ibaret değildir…” ( Sınıfları Haritalamak, Sungur Savran, Marksizm ve Sınıflar içinde)

Kapitalist bir toplumun temel sınıfları olarak onun iki kutbunu proletarya ve burjuvazi oluşturmakla birlikte hem bu sınıflar kendi içlerinde farklılık gösteren tabakalar içerirler, daha da önemlisi kapitalist toplumun bu iki temel sınıfı arasında –onun da kendi içinde tabakalanma gösterdiği- küçük burjuvazi (orta sınıflar-ara sınıf) yer alır. Özellikle bu ara sınıfla proletarya arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Tam tersine proletarya düşünsel ve ruhsal bakımdan küçük burjuvaziyle adeta iç içe yaşar. Hem ondan etkilenir hem onu etkiler. Bu iki yönlü etkileşim her şeyden önce işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyiyle işçi hareketinin gelişme düzeyine bağlı olarak şekillenir. Sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyiyle sınıf hareketi ne kadar güçlüyse proletaryanın küçük burjuva yığınların proletaryaya daha yakın olan alt tabakaları kadar üst tabakalarını da peşinden sürüklemesi o kadar mümkün ve kolay olur. Tersi durumlarda ise tersi geçerlidir.

Öte yandan tekelci kapitalizmin doğal işleyişi sırasında bu ara sınıfların çok sınırlı bir kesimi sınıf atlayıp yukarılara tırmanırken büyük çoğunluğu sahip olduklarını da kaybederek proletaryanın saflarına katılırlar. Proletarya saflarına bu akış özellikle kriz dönemlerinde hızlanarak kitlesel boyutlar kazanır. Türkiye bugün bu yönüyle de yeni bir proleterleşme dalgası yaşamanın eşiğindedir.

Ellerinde avuçlarındakini de yitirerek mülksüzleşip işçileşen küçük burjuva unsurlar daha önceki sınıf alışkanlıklarını, düşünce ve değer yargılarını, kararsız ruh hallerini de beraberlerinde getirirler. Bunlar nesnel olarak fiilen proleterleştikleri halde davranışlarına yön veren düşünce ve duygular, anlayış ve alışkanlıklar bakımından uzunca bir süre hâlâ küçük burjuva kalırlar ve bu özellikleriyle işçi sınıfı saflarında bozucu bir rol oynama riskini taşırlar.

Dolayısıyla sınıfı devrimci temellerde bilinçlendirip örgütleme çalışmaları sırasında bu tabakaların bu ikili karakteri gözden kaçırılmamak zorundadır.

İşgücünün sektörlere dağılımında yaşanan değişim

2000 sonrası ivmelenip hızlanan ekonominin neoliberal dönüşümü sürecinin temel ayaklarından birini de tarımın tasfiyesi oluşturur. IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan programlar temelinde taban fiyatı uygulaması başta olmak üzere bütün tarımsal destek ve teşvik uygulamalarına son verilmiş, tarımsal ürünlerde ithalat yasakları kaldırılmış, uluslararası ve yerli tekellere özel ayrıcalıklar tanınarak endüstrileşmiş büyük çiftçilik ve hayvancılık teşvik edilerek geleneksel çiftçilik ve hayvancılık çökertilmiş, sonuç olarak 1950’lerde başlamış olan tarımın kapitalistleşmesi süreci emperyalist ve yerli tekellerin egemen hale geldiği ileri bir düzeye sıçramıştır.

Tarımın tasfiyesi, geleneksel tarımsal yapının çoğu küçük aile işletmeleri içinde gizli işsizlik biçiminde eriyen istihdam kapasitesini de ortadan kaldırmıştır. Tarım sektörünün toplam istihdam içinde 1990’ların başında yüzde 45 olan payı 2000’lere gelindiğinde yüzde 30’un da altına indikten sonra 2017 yılında yüzde 19’a düşmüştür. [3]

“Çöküş “ olarak nitelenmeyi hak edecek boyutlardaki gerilemeye rağmen tarım halen sanayide istihdam edilenlerle hemen hemen aynı sayıda işgücünü istihdam etmektedir (Tarım 5.5 milyona yakın, sanayi 5 milyon).

Türkiye kapitalizminin 1980 sonrası yaptığı yaptığı sıçramanın büyüklüğüne karşın sanayinin istihdam yaratma kapasitesinin buna denk ve paralel bir büyüme kaydettiği düşünülmemelidir. Tam tersine, sanayinin istihdam yaratma kapasitesi 2006-2010 arası kesit hariç sektördeki büyümenin gerisindedir (Bunun bir nedeni de tabii otomotiv ve metal başta olmak üzere birçok sektörde görece ileri teknolojilerin uygulanmaya başlanmasıdır).

Bu hatırlatmayı unutmaksızın konumuza dönecek olursak 2000’ler sonrası asıl ‘istihdam patlaması’ hizmetler sektöründe yaşanmıştır. “Hizmetler sektörü istihdamında 1990’ların ortasından itibaren gözlenen artış 2001’de hızlanmış ve 2008’de hizmetlerin toplam istihdam içerisindeki payı yüzde 50’yi aşmıştır. Hizmetler sektörünün istihdam içerisindeki payı 2017’de yüzde 54’e ulaşmıştır. (2000’li Yıllarda Yapısal Dönüşüm ve Emeğin Durumu).

Hizmetler sektöründe çalışanların toplam sayısı 15 milyonun üzerindedir. Bu istihdamın alt sektörlere göre dağılımında ise ağırlık toptan ve perakende satış ile ulaştırma, depolama, konaklama ve yiyecek sektörlerindedir.

2000 sonrası istihdam patlaması yaşanan bir diğer sektör inşaattır. İnşaatın genel istihdam içindeki payı 2002’de yüzde 4 iken bu oran 8 yıl gibi kısa bir süre içinde neredeyse iki katına çıkmış, 2010’larda yüzde 7’ye yükselmiştir. İnşaat sektöründe çalışanların sayısı 2 milyonun üzerinde görünmektedir. Kayıtdışı çalıştırmanın bu sektördeki yaygınlığı göz önüne alınacak olursa bu sayının gerçekte çok daha yüksek olduğu açıktır.

İşçi sınıfının ana gövdesini hizmetler, inşaat ya da (yaklaşık 1,5 milyon işçinin üretimde, bir o kadarının da ürünlerin dağıtımı ve pazarlanmasında çalıştığı) tekstil-hazır giyim gibi kayıt dışı güvencesiz çalışmanın yaygınlığı yanında işgücü sirkülasyonunun yüksek olduğu ‘dağınık ve akışkan’ sektörlerde çalışanların oluşturması işçi sınıfının sendikal örgütlenmesi açısından dahi dezavantajların büyüklüğünü görmeye yeter.

Kaldı ki bugün sınıfın örgütlenmesinin önündeki tek hatta en büyük engel bu değildir. Gövdeyi kalıcı bir şekil kazandırmanın epey güç olduğu böyle gevşek bir yapının oluşturması yanında sınıf mücadelesi konusunda en ufak bir deneyime dahi sahip olmayan, somut deneyim bir yana ezici bir çoğunluğu “sendika” ya da “grev”in anlamını dahi bilmeyen 17-35 yaş arası genç bir kuşağın oluşturmasından tutalım burjuvazinin sınıf üzerindeki denetim ve hegemonya yöntemlerinin giriftliği ve etkinliğine kadar daha bir dizi engel ve dezavantaj vardır.

Sınıfın sendikal örgütlenmesini dahi güçleştiren olumsuzlukların fazlalığı tabii ki bir yılgınlık ve uzak durma gerekçesi olamaz. Fakat bu konuda en az bunlar kadar zararlı ve tehlikeli bir başka eğilim olarak kendimizi aldatmaya hizmet eden sınırlı (hatta dostlar alış verişte görsün kabilinden göstermelik) pratiklerle oyalanma alışkanlığı ve rehavetine karşı da uyanık olunmalıdır. Günümüzde sınıfı devrimci temellerde örgütlemenin gerektirdiği enerjik tutum, ısrar ve yaratıcılığın önündeki asıl engel bu tür oyalanma pratikleriyle yetinen kendinden oportünist hoşnutluktur.

Bu konu aslında özel olarak ayrıca ele alınmayı gerektiren kapsamlı bir konu olmakla birlikte şimdilik başlıklar halinde bazı alt çizmelerle yetinecek olursak:

Günümüzde sınıfı sendikal düzlemde örgütlemeyi bile geçmişe kıyasla tahminlerin ötesinde güçleştiren handikapları aşmanın ilk koşulu bu dezavantalara pabuç bırakmayan bir ısrar ve yaratıcılıktır. Koşullara ve olanaksızlıklara boyun eğmeyen devrimci bir irade sahibi olmak ve bunu pratikte konuşturmaktır.

İkinci olarak, örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi zor olan dağınık haldeki ana gövdeyi de etkileyecek esinleyici örnekler yaratmaktır. Ki pratikte bu tür somut başarılara duyulan ihtiyaç sadece sınıfın değil genel demokratik muhalefetin motive ve dinamize edilmesi açısından da bugün tayin edici bir önem kazanmıştır.

Üretimdeki parçalanmaya rağmen görece sınıfın hâlâ kitlesel olarak bir arada bulunduğu otomotiv, maden, enerji vb. sektörlerle her biri değişik sektörler için üretim yapan ‘kompleks fabrikalar’ özelliği kazanmış OSB’ler gibi kilit halkalara yüklenmektir.

Ve son olarak, sınıfın gövdesini oluşturan hizmetler, inşaat, tekstil gibi sektörlerdeki akışkanlığı en azından sendikal örgütlenme ve mücadele bilincini en umulmadık şantiye ve işyerlerine bile taşımanın araçları haline getirecek ilişkiler, biçim ve yöntemler geliştirerek avantaja dönüştürmektir. (sürecek)

 

[1] Bu yazı dizisi bu değişimi bütün yönleriyle ele alıp irdeleme iddiasında değildir. Daha kapsamlı ve derinlemesine irdelemelere giriş bab’ında kuşbakışı bir fotoğraf çekme/göz atma denemesi olarak görülmelidir.

[2] Türkiye kapitalizminin Cumhuriyet sonrası gelişim sürecinde KİT’lerin kuruluşu ve demiryolu ağlarının inşası gibi devlet eliyle görece güçlü bir altyapının inşa edildiği 1930’lu yılları bağımlı kapitalizmin kendi içinde ilk büyük atılımı sayabiliriz. Tarımın da kapitalistleşme yoluna girdiği 1950’lerin ortalarında başlayıp asıl sonuçlarını 1960 sonrasında göstermeye başlayan “ithal ikameci ekonomik kalkınma” dönemini ise ikinci büyük tarihsel sıçrama olarak görebiliriz.

[3] Bir ülkenin sosyo-ekonomik yapısı hiçbir zaman bir ya da bir kaç istatistikten hareketle çözümlenemez. Fakat bu gerçek, somut göstergeler olarak istatistiklerin hiçbir öneminin olmadığı anlamına da gelmez. Bu kaydı düşerek andığımız şu son somut verinin (2019 yılı verilerine göre toplam nüfusun yüzde 92,8’i artık il ve ilçelerde yaşarken köy ve beldelerde yaşayanların yüzde 7,2’ye düşmesi gibi göstergelerle birlikte okunduğunda) Türkiye’yi hâlâ “yarı feodal bir köylü toplumu” olarak görmekte ısrarlı dogmatik yaklaşımların gerçeklikten ne denli koptuklarının görülmesi açısından bir anlamı olsa gerektir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar