Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- II

Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- II

Güvencesiz çalışma ve taşeronluk sistemi gibi (gençlerde yüzde 30’lara dayanmış işsizlikle birlikte düşünüldüğünde) kayıt dışılık da sınıfın gücünün ve yapabileceklerinin farkına vararak ‘sınıflaşmasının’ önünde baraj oluşturan ana faktörlerdendir.

Esnek çalışma, Güvencesizlik, Taşeronlaşma

“Çalışmanın esnekleştirilmesi” sloganı altında yaşama geçirilen güvencesiz çalışma ve taşeronlaşma 2000’ler sonrası çalışma rejiminin temel ayakları haline geldi.

Bu uygulamaları sadece emeği ucuzlatarak artı değer sömürüsünü büyütmenin yöntemleri olarak görmek eksik kalır. Bu temel işlevlerinin yanı sıra bu yöntemler asıl proletaryayı örgütsüzleştirerek emeği sermaye karşısında silahsızlandırmanın, atomize ederek burjuvaziye mahkum hale getirmenin araçlarıdır.

Bu özellikleriyle geleneksel sendikal yapıların altını boşaltıp güçten düşürmekte kullanılmışken günümüzde de sınıfı yeni biçimler altında örgütleyip kitlesel olarak harekete geçirebilmenin önündeki en büyük engellerden biridir. ([4])

Yarı zamanlı, geçici çalışma, sözleşmeli çalışma gibi güvencesiz çalışma biçimlerindeki yaygınlaşmanın işçi sınıfı hareketinin örgütlenmesi ve mücadele bakımından beraberinde getirdiği olumsuzluklardan biri de sınıf içi bir bölünme/tabakalaşma etkeni olmasıdır. Sadece farklı sektörler arasında değil aynı işyerinde çalışan işçiler arasında dahi görece daha fazla iş güvencesine sahip ve daha yüksek ücret alan kesimlerle alabildiğine düşük ücretle hiçbir güvenceye sahip olmadan çalışmak zorunda bırakılan (çoğunlukla taşeron) işçiler arasında her şeyden önce ciddi bir ruhsal-düşünsel uzaklığa yol açmaktadır.

DİSK’in 2010 yılı başlarında yaptığı bir araştırmada eğitim ve sağlık alanlarında üstelik devletin izlediği istihdam politikası, emeği atomize edip sermaye karşısında savunmasız bırakmak için izlenen bu istihdam biçimlerinin ulaştığı boyutları çarpıcı bir biçimde sergiler:

“AKP hükümetinin istihdam stratejisinin temelinde yatanı kamudaki düzenlemelerinden de yakından takip edebiliyoruz. İktidara geldiğinden bu yana iki önemli sektör görülebilir; biri eğitim ve biri sağlık.

Eğitim alanında 450 bin kişiyi istihdam etmişler. Bunun sadece yüzde 30’u kadrolu, yüzde 15’i sözleşmeli, geri kalan 225 bin kişi de ücretli öğretmenlik, vekil öğretmenlik gibi kısmi zamanlı çalışan; normal öğretmenlerin 3’te 2’si kadar para alabilen, sigorta primleri 18 – 20 gün üzerinden yatan ‘atipik’ bir istihdam biçimiyle karşılanmış durumda. Çoğunluğu geçici olarak kamuya dahil edilmiş. Ataması yapılmayan öğretmenler çok ciddi bir sayıda ve sorunları çok büyük.

Sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde 130 bin civarında personel alınmış. Bunun neredeyse yüzde 90’ı taşeron eliyle gerçekleştirilmiş. Artık kamuda gerek eğitim gerek sağlık alanında taşeron uygulaması ya da atipik istihdam biçimleri istisna değil kural haline getirilmiş(tir)” (DİSK Araştırma).

Emeği sermaye karşısında korunmasız hale düşüren güvencesizliğin tamamlayıcı ayaklarını kayıt dışılık ve taşeronlaşma oluşturur. Ekonominin neoliberal temellerde yeniden yapılanma süreçlerinde bunların her ikisi de patlama yapmışlardır.

“İstihdam Büroları” adı altında örgütlenen taşeron örgütlenmelerinin bir özelliğini de bunların neredeyse hepsinin iktidarla yakın ilişkilere sahip AKP ve MHP militanları tarafından örgütlenmiş olmalarıdır. Gebze-Dilovası gibi proleter merkezlerde bunlar aynı zamanda rejimin ve patronların sınıfın örgütlenmesi ve direnişlerine karşı kullanılmak üzere yedekte beklettikleri potansiyel birer ‘vurucu güç’ odağı olarak örgütlenmişlerdir.

Genellikle vasıfsız emeğin kullanıldığı sektörlerde ‘istisna’ değil ‘kural’ haline gelmiş olan kayıt dışı istihdam 2002 yılında yüzde 52 gibi yüksek bir oranda seyrederken 2018 yılında yüzde 33’lere gerilemiş görünmektedir. Kayıt dışı ekonomi konusunda bu yıl başlarında yayınlanan bir akademik araştırmaya göre “Avrupa’da illegal ekonominin milli gelir bağlamında en yüksek etkiye sahip olan ülkeler Bulgaristan (%29,6), Türkiye (%27,2) ve Hırvatistan’dır (26,5)” (Türkiye Ekonomisinde Suriyeli Sığınmacıların Kayıt Dışı İstihdama Etkisi, A. Akbulut, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 3. Sayı, 2020).

Bu araştırmaya göre kayıt dışı istihdamın en yüksek olduğu sektör yüzde 83 ile tarımdır. İnşaat yüzde 35 ile ikinci sırada gelmektedir. Oran olarak sanayi yüzde 20 ile en düşük sektör konumundadır. Fakat orada bile her 5 işçiden birinin kayıt dışı çalıştırıldığı görülmektedir.

Kayıt dışı istihdamın bölgelere göre dağılımına baktığımız zaman sanayinin geliştiği akslarda görece düşük oranlarla karşılaşırken (örneğin Kocaeli-Sakarya- Düzce-Bolu- Yalova hattında yüzde 29,5, Bursa-Bilecik-Eskişehir hattında yüzde 23, İstanbul’da yüzde 21 gibi genel ortalamanın altında oranlarla karşılaşırken) Ağrı-Kars-Iğdır- Ardahan hattında yüzde 67, Şanlıurfa-Diyarbakır hattında yüzde 60, Kastamonu-Çankırı- Sinop hattında yüzde 50 gibi yüksek oranlar karşımıza çıkmaktadır.

Burada anamadığımız diğer bölgeleri de gözönüne getirdiğimiz zaman kayıt dışı istihdamın Türkiye ortalamasının yer yer iki katına çıktığı alanların genellikle tarım, ormancılık, maden ve tekstil sektörlerinin baskın olduğu iller olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

Muhtemel bir diğer belirleyici faktör göçmen emeğin kullanımı olabilir. Çünkü Kastamonu-Çankırı-Sinop aksı dışındaki alanlar özellikle Suriyeli ve Afgan sığınmacıların görece daha fazla olduğu illerdir.

Güvencesiz çalışma ve taşeronluk sistemi gibi (gençlerde yüzde 30’lara dayanmış işsizlikle birlikte düşünüldüğünde) kayıt dışılık da sınıfın gücünün ve yapabileceklerinin farkına vararak ‘sınıflaşmasının’ önünde baraj oluşturan geriye çekici faktörlerdendir.

‘Sınıf içi bölünme’ etkeni olarak bunlara bir de sığınmacı göçmen emeğine düşmanlığın eklenmesi birleşik bir mücadelenin örgütlenmesini daha da zorlaştırıp yokuşa sürmenin yanında burjuvazi ve faşizmin sınıf üzerindeki ideolojik etki ve hegemonyasının en güçlü dayanakları olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sınıfın Kürtleşmesi, Kürtlerin işçileşmesi

Türkiye işçi sınıfının 1990’lar sonrası “Kürtleştiği” tezi yaygın kabul gören bir görüştür. Yalnız Kürt gerçekliğinin bütün yönleri gibi bu konuda da güvenilir bilimsel araştırma ve verilere sahip olduğumuz söylenemez. Bu tez daha çok dolayımlı bazı veri ve gerçeklerden hareketle çıkarılan sonuçlara dayalı, bu anlamda yorum yönü baskın bir görüştür. Fakat elbette bir gerçeğe işaret etmektedir.

Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) tarafından 2010 öncesi yapılan bir araştırmaya göre “Anadili Kürtçe olanların işgücüne katılım oranı yüzde 38 iken, anadili Türkçe olanlarda bu oran yüzde 58’tir”.

Araştırmanın yöntemi ve kapsamından kaynaklanabilecek yanılgı paylarını bir kenara bırakarak bu rakamları baz alacak olursak karşımıza öncelikle iki nokta çıkar:

1) Kürt-Türk ayrımının iş bulma-işe alım konusunda da kendini bariz olarak gösterdiği,

2) Buna rağmen Kürtlerin Türkiye işçi sınıfı içinde küçümsenmeyecek bir oran ve ağırlığa sahip oldukları gerçeği.

Bunlara bir de Kürtlerin geçici tarım işçiliği dışında genellikle tekstil, inşaat ve hizmetler sektörü gibi vasıf gerektirmeyen işlerde çoğunlukla kayıt dışı olarak çalıştırıldıkları gerçeğini ekleyecek olursak hem ayrımcılık boyutu hem de Kürt işçi ağırlığı daha da büyümüş olarak çıkar karşımıza.

Kürt işçilerin Türkiye işçi sınıfı içindeki oransal büyüklük ve ağırlığının arttığını yine yorum yoluyla dolayımlı olarak fakat bütün çıplaklığıyla ortada olan başka bazı gerçeklerden hareketle de görebiliriz.

Çıkış noktası olarak baz alacağımız bu gerçeklerden birincisi 1990’ların kirli savaş uygulamaları kapsamında köyleri boşaltılarak göçe zorlanan Kürtler gerçeğidir. Bazı araştırmaların en az 2 milyon kişi dediği ama bölge gerçekliğine daha hakim başka araştırmalarda 2,5-3 milyon civarında olduğu belirtilen bu zorla göç mağdurlarının önemli bir bölümü Amed, Batman, Şırnak, Van vb. gibi bölge içindeki Kürt illeri ve ilçelerine göç etmişlerdir ama herhalde yarıya yakınının da İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Bursa vb. gibi Batı’daki metropollerle sanayi ve turizm bölgelerine göç ettikleri bilinmektedir. Çoğu zaten yoksul köylü olan bu zorunlu göç mağdurları içinden çok azı gittikleri yerlerde küçük dükkan ve atölyeler açabilecek bir birikim sahibi iken ezici bir çoğunluğu -ailenin kadınları ve genç kızları dahil- tekstil, inşaat ya da tersane gibi yoğun emek gerektiren ağır işlerde çoğunlukla kayıt dışı çalışan işçiler olarak yaşam kavgasını sürdürmektedir.

Sosyolog Erdem Yörük bu gerçekten hareketle, Kürtlerin 1990’lardaki zorunlu göçünü “Türkiye’de neoliberalizmin başarısını mümkün kılan başlıca etmenlerden biri” olarak görür. “Zira” der Yörük, “Büyük kentlere gelen Kürtler, her işte çalışmaya hazır bir şekilde güvencesiz ve ucuz emek arzını inanılmaz derecede artırmışlardır. Böylece enformel taşeron ağları, belki de ihtiyaç duyacağından bile fazla bir şekilde ucuz ve güvencesiz emek ile dolmuştur. Bu emek arzı ile birlikte Türkiye’de üretim yapan yerli ve yabancı sermaye, dünya piyasalarında büyük bir maliyet avantajı yakalamıştır” (Türkiye’de işçi sınıfı Kürtleşti, ANF, 1 Aralık 2009).

Kürtlerin proleterleşmesi, bu bağlamda Türkiye işçi sınıfı içinde Kürt işçilerin sayısı ve oranının artışını dolaylı göstergelerden biri olarak tekstil sektörünün mekansal kaymasından da görebiliriz.

Sermayenin dolaşım hızı ve kâr transferinin önündeki bütün engelleri ortadan kaldırmayı amaçlayan neoliberal birikim modelinin temel unsurlarından birini de özellikle emek yoğun sektörleri emek gücü maliyetinin devlet zoru dahil mümkün olan her yolla aşağıya çekilip baskılandığı coğrafyalara kaydırmak oluşturur. David Harvey, Postmodernliğin Durumunda “Her özgül üretim tarzı ya da sosyal formasyon kendine özgü bir zaman ve mekan pratikleri ve kavramları bohçası içerecektir” der. Kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma döneminde burjuvazi mekandan kaynaklanan engelleri ve zaman sıkışmasını teknolojinin yardımıyla tam da Marx’ın dile getirdiği tarzda aşmaya yönelmiştir: “Sermaye, bir yandan değişimi hızlandırmak için önündeki bütün mekansal engelleri yerle bir etmek ve bütün dünyayı kendine pazar haline getirmek için, diğer yandan da mekanı zamanla aşmak için mücadele eder”.

Bu özellikle de yüksek teknoloji, dolayısıyla büyük yatırımlar gerektirmeyen tekstil, gıda vb. sektörlerde kendini çok açık gösterir. Örneğin Almanya-Kuzey Ren dokuma sanayinin başkanı Dirk Busse, fabrikasını “ücretlerin en düşük olduğu limanlara demirleyen bir gemiye” benzetir. Naomi Klein bu gerçekliği “Göçmen fabrikalar” olarak tanımlar. Ekonominin dünya çapında olduğu gibi -ona bağlı ve paralel olarak- Türkiye’de de neoliberal temellerde yeniden yapılandığı 1980 sonrasında bu olgu kendisini en çarpıcı boyutlarda tekstil ve konfeksiyon sektöründe göstermiştir.

1980-2000 yılları arasında Türkiye tekstil ve konfeksiyon sektöründe Çin, AB ülkeleri ve Hong-Kong’un arkasından dünyanın 4. en büyük ihracatçı ülkesi haline gelmiştir. Türk hazır giyim sektörü yüzde 3,4 oranındaki pazar payıyla 2014 yılında dünyanın 8. büyük hazır giyim ihracatçısı konumundadır. AB ülkelerine ihracatta ise Çin, Bangladeş ve Almanya’nın ardından 4. sırada yer almaktadır. Gerek sağladığı ihracat geliri gerekse toplam 3 milyon civarında olduğu tahmin edilen istihdam oranı itibarıyla Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörlerinden biridir.

Tekstil ve hazır giyimin bu konuma gelişinde teknoloji yenilemesinin de payı olmakla birlikte asıl faktör işgücü maliyetlerinin düşüklüğü ve devlet destekleridir.

Tekstil ve konfeksiyon sektörünün bir özelliği de kadın işçi istihdamının yüksekliğidir. Kadın ve göçmen emeği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Saniye Dedeoğlu’nun 2012 yılında yaptığı bir araştırmaya göre ulusal düzeyde kadın istihdamı yüzde 25 civarındayken tekstil sektöründe bu oran yüzde 37’dir.

Tekstilin ikinci bir ayırdedici özelliği ise Kürt işçi oranının yüksekliğidir. Bunun bir ayağını İstanbul ve Bursa gibi tekstil ve konfeksiyon sektörünün merkezi konumundaki Türk kentlerinde çoğu merdiven altı atölyelerde kaçak çalıştırılan işçilerin çoğunun Kürt (ve sığınmacı göçmen işçiler) olması oluştururken ikinci ayağı ise sektörün 1990’ların sonlarından başlayarak Kürt illerine kayması oluşturur.

Bu tarihten başlayarak tekstil, iplik ve fason üretim yapan konfeksiyon yatırımları bedava elektrik, ucuz arsa, bol kepçe ucuz kredi ve SSK prim ödemelerinin devlet tarafından karşılanması gibi çok sayıda teşvikten de yararlanarak Gaziantep, Batman, Malatya ve Adıyaman başta olmak üzere Kürt illerine kaymıştır. Öyle ki 2013 yılında gelindiğinde şehir merkezinde 10, Kozluk, Beşiri, Hasankeyf, Gercüş, Sason gibi ilçelerinde 15 tekstil fabrikası ve atölyesinde toplam 3 bin işçinin çalıştığı Batman “Doğu’nun Çin’i” olarak anılmaya başlamıştır.

Söylemeye bile gerek yok ki, buralarda çalışma saatleri Türkiye ortalamasının da üstünde (kimi fabrikalarda 11 saati bulmaktadır) buna karşın ücretler ise resmi asgari ücretin bile altındadır. Net asgari ücretin 701 lira olduğu 2012 yılında örneğin Batman’da işe yeni başlayan bir işçiye ödenen ortalama ücret 300 liradır.

Çok sayıda devlet desteğinden yararlanan bölgedeki fabrikalarda asgari ücret bile “nimet” sayılmaktadır. Adıyaman’daki tekstil işçileri arasında 2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre her 3 işçiden en az biri asgari ücretin altında ücret almaktadır. Asgari ücretin altı bir ücret alanlar içinde kadın işçilerin oranı yüzde 72,8’dir (Azgelişmiş Bölgenin Tekstil Sektöründe Kadın İşçi Olmak: Adıyaman Örneği, Gazanfer Kaya, ESOSDER, 2018 Ağustos sayısı). Dahası bölgenin değişik kentlerinde yapılan başka bir araştırmada konuşulan işçilerden çoğunun “ay sonunda kaç para alacağını bilmediği” görülmüştür.

Bütün bu verileri -ve başkalarını- yan yana getirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek çok açık ve can yakıcıdır:

Evet, Kürtler proleterleşmekte, bu bağlamda Türkiye işçi sınıfı içinde Kürt işçilerin sayısı yükselmektedir. Fakat bunun arkasında aynı zamanda en ağır ve en pis işlerde, ucuzun da ucuzu bir emek olarak çoğu kez kayıt dışı çalıştırılan bir tabakalaşma, ‘ezilenin de ezileni’ gerçekliği vardır.

Etnik kökenlerin (ya da dinsel inançların, cinsiyet ve cinsel tercih farklılıklarının) yok sayılıp küçümsenmesi anlamına gelmemekle birlikte ‘proleter sınıf kimliği’ yanında bunların talileştiği sınıf hareketinin devrimci temellerde örgütlenmesi sırasında bu gerçekliğin bütün yön ve boyutları dikkate alınarak bunu göz önünde bulunduran politika ve taktikler geliştirmek zorunluluğu vardır. Bu konuda sergilenecek her zaaf ve kayıtsızlık, bırakılacak her boşluk sınıf düşmanlarımızın sınıfı bölüp parçalamakta, birlikte hareket ve mücadele etmesinin önüne geçmekle de kalmayıp sınıfın farklı kesim ve bölüklerini birbirine düşürmekte yararlanacağı bir zeminin sürüp gitmesine seyirci kalmak anlamına gelir. (sürecek)

 

[4] “Çalışmanın esnekleşmesi” ambalajı altında neoliberal emek rejiminin temel ayaklarından biri haline gelen güvencesiz çalışma, neoliberal yeniden yapılanmanın her alanda atağa kalktığı 1980 sonrasında teori düzleminde de proletaryadan ve Marksist sınıf öğretisinden kaçışın maskesi haline gelen ‘prekarya’ tezlerine kaynaklık etti.

“Prekarya” kavramı ilk olarak 1980’lerin başında Fransa’da önceleri geçici işlerde çalışanlarla mevsimlik işçiler için kullanılmaya başlandı. Fakat zamanla güvencesiz çalışanların bütününü kapsayacak tarzda (tıpkı “yeni orta sınıf” tanımı gibi) proletaryanın yerini alan “yeni bir sınıf” yerine kullanılır hale geldi.

Post-Marksizmin ilahlaştırılan isimlerinden Bourdieu, “ekonomilerin yeniden yapılanma süreçlerinde tevekküle zorlanmış çalışanlar” olarak tarif ettiği prekaryayı “hegemonyanın yeni bir türü” olarak tanımlar. “Prekarya, tüm dünyada her türlü iş güvencesinden yoksun, vasıf durumları gözardı edilen insanların meydana getirdiği, geçici işler haricinde bir işte çalışması mümkün olmayan, her an işsizlik tehdidi ile karşı karşıya olan bir ‘anti-sınıf’ olarak görülmektedir” (aktaran S. Oran, Modern Zamanların Tutunamayanları Prekarya: Sınıf mı, sınıftan kaçış mı?, SBF Dergisi, 70 (1))

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar