Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- III

Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- III

Sınıfın homojen bir bütünlük olarak ele alınması onun örgütlenmesi süreçlerinde dikkate alınması gereken özgünlüklerin ıskalanarak sağ ya da sol (genellikle “sol”) hatalar yapılmasının başta gelen nedenlerinden biridir.

Sınıf içi bölünmeler- Fay hatları

İşçi sınıfı denildiği zaman genellikle bütün mensuplarının aynı özelliklere sahip olduğu homojen (türdeş) bir kütle akıllara gelir. Kapitalist üretim sürecindeki konum bakımından aynı karakteristik özelliği (emek gücünü satmanın dışında başka geçim araçlarına sahip olmamak) taşımakla birlikte kendi içinde onun da farklı kesim ve katmanlar içeren parçalı bir bütünlük oluşturduğu gerçeği gözden kaçırılır.

İşin acısı, işçi sınıfı gerçekliğine bu denli vahim yabancılık sadece onu “halk sınıflarından herhangi biri” olarak gören küçük burjuva halkçı çevreler içinde değil “işçi sınıfı devrimcisi” olduğunu iddia eden sosyalist çevreler içinde bile oldukça yaygındır.

Sınıf gerçeğine bu denli yabancılık bir yönüyle sınıfa uzaklığın, ondan kopuşun doğurduğu bir sonuçtur, bir yönüyle de bu uzaklığın sürüp gitmesinin nedenlerinden biridir.

Sınıfın homojen bir bütünlük olarak ele alınması onun örgütlenmesi süreçlerinde dikkate alınması gereken özgünlüklerin ıskalanarak sağ ya da sol (genellikle “sol”) hatalar yapılmasının başta gelen nedenlerinden biridir. Özellikle sınıfla yeni tanışan, bu alanda deneyimsiz genç kadro ve taraftarlarda kendini gösterir bu toptancı/genellemeci yaklaşım. Sınıfın bütün kesimlerine aynı gözle bakıp her işçiden romanlarda okuduğu öncü tutumlar beklentisine yol açan sınıfın fetişleştirilmesiyle de birleşerek sadece başarısızlığa değil uğranılan hayal kırıklıklarının ardından başgösteren yalpalamalara kaynaklık eder.

Sınıflı toplumların tarihi boyunca hiçbir sınıf yekpare bir blok şeklinde var olmamıştır. Bütün sınıflar aynı bütünlük (sınıf) içinde farklı özel çıkarlara, farklı beklenti ve ihtiyaçlara sahip fraksiyonlar, kesim ve katmanlar şeklinde parçalı bir yapıya sahiptirler. Sömürücü egemen sınıflar için de geçerlidir bu yasa, boyunduruk altında tutulup sömürülen sınıflar için de.

Kutuplaşmış sınıfsal ilişkiler temelinde örgütlenmiş bir üretim tarzı (ve toplumsal formasyon) olarak kapitalizm çok daha ileri boyutlara taşıyıp daha net çizgiler kazandırmıştır bu gerçekliğe. Üstelik burjuvazi ve gericilik işçi sınıfı içindeki bu farklılık ve bölünme dinamiklerini canlı tutup keskinleştirmenin yanında ideolojik-politik etkenler de ekleyerek çoğaltmak için aralıksız bir faaliyet yürütür.

Dolayısıyla işçi sınıfını örgütleme iddiasıyla hareket edilirken bu gerçek asla gözden kaçırılmamalıdır.

İşçi sınıfı içindeki farklılıklar en başta kapitalizmin doğasından ve işleyişinden kaynaklanır. Örneğin kadın-erkek emeği arasında ayrım türünden etkenler yapısal-tarihsel bir özellik (ve süreklilik) taşırlar. Bir de kapitalist gelişmenin düzeyi ve izlediği tarihsel seyir yanında işçi sınıfının oluşumu ve sınıf hareketinin tarihsel gelişim seyri, onun bu süreçte yarattığı değerler ve gelenekler gibi bir dizi etkene bağlı olarak ülkeden ülkeye hatta aynı ülke içinde bile dönemden döneme farklılık gösteren özel-konjonktürel etkenler vardır. Örneğin Türkiye’de işçi sınıfı içinde de son yıllarda ortaya çıkan Suriyeli göçmen işçi düşmanlığı gibi.

Gerçi göçmen işçi düşmanlığı kapitalizmin tarihi kadar eski bir iç bölünme etkeni olmakla birlikte bunun yöneldiği kesimler, aldığı biçim ve keskinlik derecesi ülkeden ülkeye ya da dönemden döneme değişiklik gösteren bir özellik taşır. Türkiye’de de 1990’lı yıllar ve sonrasında özellikle tarım işçisi Kürtlere yönelik şoven milliyetçi düşmanlık son bir kaç yıldır Kürtlerin yanında Suriyeli sığınmacılara yönelmiştir.

Yapısal-tarihsel ya da özel-dönemsel etkenlere bir de burjuvazi ve burjuva devletin, gericilik ve faşizmin sınıfı kendi içinde bölüp karşıtlaştırmak için yürüttüğü kesintisiz faaliyet eklenmelidir. Bunun da biçimi, yöntemleri ve yoğunluğu her şeyden önce sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyiyle, devrim-karşı devrim arasındaki güç dengesine bağlı olarak dönemlere göre farklılık gösterir.

Sonuç olarak bütün bu iç bölünme etkenleri birbirilerini besleyip iç içe geçerek sınıfın birleşik hareket ve örgütlenmesinin önünde güçlük hatta engel oluştururlar.

“İşçi sınıfı tarihsel birçok faktöründe etkisiyle kendi içinde farklılaşma örüntüleri sergilemektedir. Sınıf yapısı çerçevesinde şekillenen tüm bu faktörler, ücretli emekçilerin örgütsel kapasitesini doğrudan etkilemektedir. İşçi sınıfı tarihin hiçbir döneminde homojen bir yapı sergilememiş olmasına rağmen 1980’li yıllar ile birlikte uygulanan neo-liberal politikalar sanayinin ekonomik faaliyet içerisinde önemini aşındırmış, daha güvencesiz çalışma biçimlerini dayatmış, işsizlik oranlarının tüm dünyada yükselmesine yol açmıştır. Bunların yanı sıra, az gelişmiş ülkeler, dünya kapitalist sistemi ile emek maliyetlerini baskılayarak eklemlenmeye çalışmışlar bu da kayıt dışı istihdam ve enformel sektörün varlığını istisna olmaktan çıkararak bir kural haline getirmiştir. Taşeron çalışma ilişkilerinin gittikçe yaygınlaşması, esnek üretim biçimlerinin uygulanması güvencesizliği tüm ücretli kesimlere genişletmiştir. 1980’ler sonrasında uygulanan özelleştirme politikaları da bu süreçlerin uygulanmasının önünü açmıştır.

Yukarıda tartışılan tüm faktörler emekçilerin birbirlerinden farklı sınıfsal çıkarları olduğunu ima etmemektedir. Fakat bu sınıf içi farklılaşmalar işçi sınıfının çoğu zaman homojen bir yapıda olmadığını, kapitalistlerin işçileri kendi içlerinde parçalama stratejilerinin çoğu zaman başarılı olduğunu göstermektedir. Bu parçalanma örüntüleri(nin) her bir kendi içinde ayrıca tartışılmayı hak etmektedir” (Türkiye’de Ücretli Emekçilerin Parçalanma Örüntüleri, Çetin Yılmaz, ESODER, Yaz 2014 sayısı)

Kadın-erkek ayrımı, büyük fabrikalarla-az işçinin çalıştığı küçük işletme farkı, vasıflı-vasıfsız emek arasındaki fark ve ayrımlar, sektörel ve coğrafi farklılıktan kaynaklanan ayrımlar, güvenceli-güvencesiz çalışma, kadrolu ya da taşeron işçisi olmak, kayıtdışı kaçak çalışma, çalışanlarla işsiz işçiler arasındaki çekememezlik ve rekabet – sınıfın birleşik örgütlenmesi ve eylemini güçleştirip engelleyen farklılık ve bölünme etkenlerinin ilk ağızda sayılabilecek olanlarıdır.

Bunlar kapitalist sistemin doğası ve işleyişinden kaynaklanan yapısal bölünme faktörleridir. İdeolojik-kültürel boyutlar da taşımakla birlikte proleterleşme sürecinin bireysel olarak izlediği yol ve benimsenme derecesi, köken ve kuşak farklılıkları ya da düz işçilikle değişik düzeylerde yönetici konumlarda bulunmaktan kaynaklanan çıkar, beklenti ve tutum farklılıklarını da bu kategoride anabiliriz.([5] )

Etnik köken ve dinsel inanç farklılıkları, ideolojik-siyasi tercihler, hemşerilik bağları ve bundan kaynaklanan sürtüşmeler vb. gibi ideolojik-kültürel nedenlerden kaynaklanan farklılık ve fay hatlarını da bu temel üzerinde, bunlarla birlikte düşünmek gerekir. Hatta bu ikinci kategoridekiler pratikte çoğu kez yapısal olanların da önüne geçerek ya da onlarla birleşik, onların örtüsü/gerekçesi olarak karşımıza çıkarlar.

Bu yazımızda sınıf içi bölünme etkenlerinin her biri üzerinde durmayacağız. Sorunun zihinlerde canlanmasına katkıda bulunması amacıyla yalnızca kadın-erkek ayrımının boyutları, üretimdeki parçalanmanın boyutları ve son yıllarda Suriyeli sığınmacılara yönelmiş olan etnik köken farklılıklarına göz atmakla yetineceğiz.

Kadın-erkek ayrımı

Sınıfı bölen parçalanma etkenlerinin başında kadın-erkek işçi ayrımı gelir. Aynı işyerinde hatta aynı tezgahta çalışan kadın ve erkek işçiler arasında ücretten iş güvencesi ve sosyal haklara kadar her konuda gözle görülür büyüklükte uçurumlar yaratan bu ayrım kadınların çalışma yaşamına katılımının başlangıcına kadar giden yapısal-tarihsel bir etkendir.

2015 yılı verilerine göre Türkiye’de erkeklerde istihdam oranı yüzde 65 iken kadınlarda bu oran yüzde 27,5. Yani kadın istihdamı erkeklerinkinin yarısından daha az. (Kadın erkek eşitliği için 10 milyon iş lazım, Tuba Torun, Gazete Duvar, 27 Şubat 2018)

Çalışma yaşamında da kadınlar çoğunlukla tekstil-konfeksiyon, mevsimlik tarım işçisi, temizlik, ev işçiliği, taşeron işçiliği gibi vasıfsız işgücü olarak istihdam ediliyor.

Erkek işçilerle aynı işi yaptıkları durumlarda bile aldıkları ücret genellikle hem asgari ücretin hem de erkek sınıf kardeşlerinin altında. Her 10 kadından 7’si açlık sınırının dahi altında bir ücret alıyor.

Çoğu kadın hiçbir sosyal hak ve güvenliğe sahip olmaksızın kayıt dışı çalıştırılıyor. Her dört kadın işçiden biri haftada 50 saatten fazla çalışıyor. Yoğun emek gerektiren ağır işlerde genelde tekrarlı, taşımalı, el becerisi isteyen, ağır yük kaldırmalı, uzun süre ayakta kalmalı şekilde çalıştıklarından bir süre sonra ciddi sağlık sorunları yaşıyorlar, kas ve iskelet sistemleri ciddi zararlar görüyor. (agk)

Kadınların maruz kaldıkları ayrımcılık ve hak eşitsizliği ücretsiz aile işçiliği ve emeğin yeniden üretimi sırasında harcanan ama karşılığı ödenmeyen ev içi emek alanlarında da çıkar karşımıza. Türkiye’de ağırlıklı olarak tarım sektöründe görülen ücretsiz aile işçiliği toplam işgücünün yüzde 13’üne yakındır. Kadın-erkek eşitsizliği bu alanda da çok ürkütücü boyutlar kazanmış olarak çıkar karşımıza. Ücretsiz aile işçisi olarak işgücüne katılma oranı (2014 verilerine göre) erkeklerde yüzde 4,5 iken kadınlarda yüzde 31,4’tür. Ağırlıklı olarak tarım sektöründe aileye ait tarlada ya da kentte aileye ait bir işyerinde çalıştığı halde herhangi bir ücret almayan kadınların sayısı (2016 tarihli istatistiklere göre) 2 milyon 190 bin.

Kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlik ve ayrımcılık kayıt dışı çalışma konusunda da çok çarpıcıdır: TÜİK istatistiklerine göre herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olmadan çalışmak zorunda bırakılan erkek işçilerin oranı yüzde 30 iken bu oran kadınlarda yüzde 52’ye çıkmaktadır.

İşsizlik alanında da kadınlar erkeklerin en az iki katı dışlanan cins durumundadır. Öyle ki üniversite mezunu erkeklerde işsizlik oranı yüzde 7,5 civarındayken kadınlarda yüzde 15,1’dir. Düz lise mezunlarında oranlar yüzde 9’a karşı yüzde 20, meslek lisesi mezunlarında ise yüzde 7,5’a karşı yüzde 20,4 şeklinde kadınların aleyhinedir.

Üretimin parçalanmasının yarattığı parçalanma

İşçi sınıfının sınıfsal algı ve tepkimeleriyle çalıştığı işyerlerinin büyüklüğü arasında doğrudan bir ilişki ve paralellik olduğu bilinen bir gerçektir. Öyle ki, üretimin parçalandığı, Fordist kitlesel üretim örgütlenmesinin yerini aynı malın değişik parçalarının farklı işyerlerinde üretildiği neoliberal örgütlenme modelinin almasından hareketle işçi sınıfının da ortadan kalktığını iddia eden “elveda proletarya” tezleri ortaya atılabilmiştir. Büyük fabrikalarda toplu halde bulunmanın sınıfın birleşik hareketi açısından sunduğu avantajları göz önüne getirdiğimizde üretimin parçalanmasının bu açıdan nasıl bir handikap oluşturduğunu inkar edemeyiz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2014 yılına ait İşgücü İstatistiği’ne göre Türkiye’de ücretli emekçilerin sadece yüzde 22,4’ü 50 kişiden fazla işçinin çalıştığı işletmelerde çalışmakta, yüzde 12,3’ü ise 25-49 işçinin çalıştığı işyerlerinde çalışmaktadır Geri kalan neredeyse 3’te 2’lik kesim 25 kişiden az işçinin çalıştığı küçük işletmelere dağılmış durumdadır. (http://tuikapp.tuik.gov.tr/isgucuapp/isgucu.zul.)

Bu parçalanmanın sınıfın örgütlenmesi ve birleşik eylemi açısından nasıl büyük bir dezavantaj oluşturduğu ortadadır.

Suriyeli sığınmacı düşmanlığı

Suriye’de emperyalistler ve bölge gericilikleri tarafından kışkırtılıp örgütlenen iç savaşın ardından Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra Türkiye’ye de kitlesel bir sığınmacı akını olduğu biliniyor. Ailelerini ve canlarını korumak için sadece sahip oldukları malı-mülkü değil, kuşaklar boyu yaşadıkları toprakları ve geçmişlerini geride bırakmak zorunda kalan bu insanların kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden hangi sıkıntı ve açmazlarla karşı karşıya kaldıklarını tahmin etmek için insan olmak yeter.

Fakat onların çaresizliği insanca bir sahiplenmeye yol açacağı yerde küçük dükkan ve ev sahiplerinden büyük burjuvaziye kadar burjuvazi için katmerli bir sömürü fırsatı olarak istismar edilirken, dinci gericisinden ulusalcısına kadar çok geniş bir kesim tarafından ırkçı şoven düşmanlık konusu olarak kullanılmaktadır.

Bu milliyetçi düşmanlık ve nefret maalesef işçi sınıfı içinde de yaygın ve güçlüdür. Çünkü sokaklarda ya da parklarda da olsa barınma imkanı buldukları bütün yerleşim birimlerinde Suriyeli sığınmacılar vasıf gerektirmeyen en pis işlerde Türk işçilerin aldıklarının çok altında bir ücrete çalıştırılan ucuzun da ucuzu bir emek gücüdür. Bu yüzden “Türklerin ellerinden işlerini alan düşmanlar” olarak işsizliğin (ve hayat pahalılığının)sorumlusu görülmektedirler. Yani kapitalizmin krizine ve irili-ufaklı bütün burjuvaların açgözlülüğüne duyulması gereken öfke çaresizlik içinde hayatta kalma savaşı veren Suriyeli sığınmacı göçmen işçi emeğine yönelmektedir.

2019 yılı verilerine göre Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısı 3 milyon 600 bini aşmıştır. Bunların yarıya yakını Urfa, Hatay, Gaziantep ve Kilis gibi sınır illerinde yaşamaktadır ve bu illerin nüfus yapısında gözle görülür bir değişim yaratmışlardır. Örneğin 128 bin sığınmacının yaşadığı Kilis’te Suriyeliler il nüfusunun yüzde 97,52’sini oluşturmaktadır. 408 bin sığınmacının barındığı Hatay’da bu oran yüzde 26, 442 bin Suriyeli’nin barındığı Urfa için yüzde 22,66’tır.

Aynı illerde (Antep, Urfa ve Hatay) işsizlik oranlarına bakıldığı zaman buralarda resmi Türkiye ortalamasının üzerinde bir işsizlik oranı karşımıza çıkmaktadır. (Türkiye Ekonomisinde Suriyeli Sığınmacıların Kayıt Dışı İstihdama Etkisi, Ahmet Akbulut, Avrasya Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar dergisi, 3. Sayı, 2020)

Suriyeli sığınmacı göçmen işçiler daha çok tarım, tekstil, ayakkabıcılık, inşaat, küçük imalat sektörlerinde vasıf gerektirmeyen işlerde ve tabii hiçbir hak ve güvenceye sahip olmadan kayıt dışı çalıştırılmaktadır. Ayrıca yine vasıf gerektirmeyen işler olarak seyyar satıcılık, çöp toplama, ev hizmetleri, çocuk ya da yaşlı bakımı, çiftlik işçisi, çoban olarak çalışmaktadırlar. Zaten resmi olarak kayıt altına alınmış sığınmacıların sadece yüzde 10’u önceden bir meslek sahibidir. İstanbul’da barınan 547 bin Suriyeli sığınmacıdan sadece 8 bininin çalışma izni olması Suriyeli göçmen işçi emeğinin kayıt dışı olarak nasıl vahşice sömürüldüğünün çok çarpıcı bir göstergesidir. Daha çok küçük ve orta ölçekli işletmelerin neredeyse tamamında sığınmacıların kayıt dışı olarak günde 13-14 saati bulan çalışma süreleriyle 1500-1800 TL ücretle çalıştırılması söz konusudur. (agk)

Suriyeli sığınmacılar konusu soruna insani duyarlılık gösteren çevreler içinde bile hâlâ bir “hümanizm ve insan hakları konusu” sınırları içinde algılanıp ele alınmaktadır. Sorunun kuşkusuz böyle bir boyutu vardır ve bu yönlerine kayıtsız kalmak düşünülemez dahi. Fakat Suriyeli sığınmacılar sorunu artık aynı zamanda bir ‘sınıf sorunu’ özelliği kazanmış durumdadır. Onlar artık fiilen Türkiye işçi sınıfının bir parçası haline gelmişlerdir. Üstelik proletaryanın diğer kesimleri tarafından da “yabancı” görülüp dışlanan, dahası “hasım” bellenen bir tabaka konumundadırlar. Onların varlığı ve çaresizliği –yukarda da işaret ettiğimiz gibi- çok geniş bir şoven milliyetçi kesim tarafından ideolojik-siyasal bir sömürü konusu yapılmaktadır.

Suriyeli sığınmacı emeğinin içerdiği bütün yönlerin toplamını göz önüne getirdiğimiz zaman Türkiye işçi sınıfını örgütleme iddiasını taşıyan sendikal ve siyasal bir faaliyetin bu dinamiğe kayıtsız kalması ya da sadece temel insan haklarıyla sınırlı görmesi düşünülemez. Ucuzun da ucuzu bir emek gücü olarak hiçbir hak ve güvenceye sahip olmaksızın kayıt dışı çalıştırılıp azgın bir sömürü nesnesi olarak kullanılmalarının yanında onları sınıf içi bölünme ve düşmanlık nesnesi olarak kullanan burjuvazi ve faşizmin sınıf üzerindeki ideolojik-politik etkisini güçlendirici işlevi göz önüne getirilecek olursa konunun taşıdığı önem ve yakıcılık herhalde daha iyi anlaşılır. (sürecek)

[5] Neoliberal yeniden yapılanma döneminde kapitalist üretim örgütlenmesinin geçirdiği değişime paralel olarak işçi sınıfın yapısı ve kapsamında ortaya çıkan değişime dair tartışmalar sırasında üretken emek-üretken olmayan emek, mavi yaka-beyaz yaka vb. ayrımlarına dayalı değişik tez ve teoriler ileri sürüldü. Daha önce değindiğimiz “proletaryanın yerini alan prekarya” ya da “proletaryayı da içine alan yeni orta sınıf” teorileri bunlardan biriydi. Bunlar Marksist kapitalizm çözümlemesi ve sınıf kavrayışından tümüyle farklı, ondan bariz birer sapmaydı.

Sınıf içinde tabakalaşma etkenleri arasında yer alan üretken emek-üretken olmayan emek, mavi yaka- beyaz yaka ayrımları üzerine yürütülen tartışmalarda ise –bazıları çizgileşerek ‘sapma’ özelliği kazanan- kimi kaymalar kendini gösterdi: Örneğin ekonominin genelinde hizmetler sektörünün olağanüstü şişmesine paralel olarak bu sektörde üretken olmayan işlerde çalışan ya da geçmişin beyaz yakalı kategorisinde olan kimi işçi kesimleri sınıfın “dışına atıldı”. Sınıf dedin mi aklına yalnızca ya da esas olarak sanayi proletaryası gelen işçici (uvriyerist) dogmatizm “sınıfın arılığını koruma” adına bunları işçi saymaz oldu. Örneğin Poulantzas’a göre sadece mavi yakalılar işçi sayılabilirdi.

Halbuki Marksizmin sınıfları belirleme ölçütü, bu bağlamda proletarya tanımı çok yalın ve açıktır. Marksizm sınıfları toplumsal üretim sürecinde üretim araçları karşısındaki konumlarına bakarak birbirlerinden ayırır. Ona göre kapitalist toplumda emek gücünü satmaktan başka hiçbir geçim aracına sahip olmayan bireyler proletaryaya dahildirler. Bu temel ölçüt dışında kalan diğer bütün farklılıklar proletaryanın kendi içindeki farklılık ve katmanlaşma açısından bir anlam ve geçerlilik taşır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar