Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- IV

Türkiye İşçi Sınıfı: Genel Görünüm- IV

Yapısalcı/özcü yaklaşımların kavrayışından farklı olarak işçileşme bir yaşam tarzı, farklı bir toplumsallık biçimidir; ortaklaşılmış bir değerler sistemi, ortak düşünce, ortak bir kültür, ortak bir ruh sahibi olmaktır. Bütün bu ‘ortaklaşma’ bir süreç içinde gerçekleşir.

Sınıfın sınıflaşması

Proletaryanın devrimci dünya görüşüne bilimsel bir karakter kazandıran Marx, Alman İdeolojisi’nde “Tek tek bireyler ancak başka bir sınıfa karşı ortak bir savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler” diyerek toplumsal sınıfların mücadele sürecinde oluşan toplumsal varlıklar olduğunun altını çizer.

Marksizmi ezberlediği bazı kalıplardan ibaret gören dogmatizmle işçi sınıfını fetişleştirmekle proletarya devrimciliğini birbirine karıştıran ham sosyalistlik bu gerçeği çoğu kez gözden kaçırır. Bunlar sınıfı adeta matematiksel bir formül gibi kavrarlar. Bireylerin üretim araçlarıyla olan ilişkilerine bakmak yeterlidir. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar burjuvadır, bundan mahrum olup ancak emek gücünü satarak yaşayabilecek konumda olanlar da işçi. Kalıpların tutsağı dogmatikle “sınıf.. sınıf…” demekle sınıf devrimcisi olunduğunu zanneden olgunlaşmamış sosyalistlik için bu nesnel koşulun varlığı yeterlidir. Bu yapısalcı/özcü yaklaşım, sınıfın sınıflaşma sürecinde kolektif hareketin, mücadelenin, dolayısıyla örgütlenme ve siyasetin rolünü ve önemini açıkça ya da fiilen reddeder.

Halbuki işçi sınıfının sınıf haline gelmesi salt üretim araçlarından koparılmanın ötesinde bir şeydir. O bir yaşam tarzı, farklı bir toplumsallık biçimidir; ortaklaşılmış bir değerler sistemi, ortak düşünce, ortak bir kültür, ortak bir ruh sahibi olmaktır. Bütün bu ‘ortaklaşma’ sınıflaşma/sınıf haline gelmek olarak adlandırılan bir süreç içinde gerçekleşir. E.P. Thompson bunu şöyle anlatır:

“Sınıflar, etrafına bakınan, düşman bir sınıf bulan ve mücadele etmeye başlayan ayrı oluşumlar olarak var olmazlar. Tam tersine, insanlar kendilerini belirlenmiş yapılar içinde bulurlar, sömürüyü deneyimler, uzlaşmaz çıkarları fark ederler, bu konular etrafında mücadeleye girişirler ve bu mücadele sürecinde kendilerini sınıf olarak keşfederler, bu keşfi sınıf bilinci olarak öğrenirler. Sınıf ve sınıf bilinci, gerçek tarihsel süreçlerde her zaman sondadır başta değil.” ( 18. Yüzyılda İngiliz Toplumu: Sınıfsız sınıf mücadelesi mi?, E.P. Thompson).

Marksizm’in “kendinde sınıf-kendisi için sınıf” ayrımı da zaten bunu anlatır. “Kendinde sınıf” nesnellikle anlatır, kapitalist toplum içindeki nesnel konumu itibarıyla işçi olup bunun bilincinde olmamayı ifade eder. “Kendisi için sınıf” ise bu konumun bilincine varmış olmayı anlatır. Bu bilinçlenme pratik yoluyla asıl olarak mücadele içinde gerçekleşir.

Bu pratiğin ilk ağızdaki mekanı ise fabrikadır. İşçi fabrikada her şeyden önce kendisiyle aynı koşullarda çalışıp yaşayan sınıf kardeşleriyle tanışır, onlarla olan kader ortaklığının farkına varır, buna karşın alacağı ücretten çalışma koşullarına ve işin temposuna kadar hayatını belirleyen kararları alan sermayeyle çelişkilerini yaşayarak görür. Mekansal yapısından iş düzenine kadar fabrika aynı zamanda bir disiplin mekanıdır. Sanayileşmenin salt fiziksel olarak fabrikaların kurulmasıyla gerçekleşen bir toplumsal değişim olmadığını belirten E. Hobsbawn, bu değişimin temel bir öğesi olarak “Bütün işçilerin sanayi üretimine uygun bir tarzda tarım hayatının mevsimlik iniş çıkışlarından ya da bağımsız zanaatkârın keyfiyetinden tamamen farklı, düzenli, disiplinli bir iş ritmine uymayı öğrenmeleri” gerekliliğinin altını çizer (Devrim Çağı, E. Hobsbawn)

Fakat hepsinden önemlisi fabrika birey olarak işçiye üretim sürecinde omuz omuza çalıştığı sınıf kardeşleriyle birlikte nasıl kolektif bir güç olduklarını gösterir. Hep birlikte şalterleri indirirlerse tek başlarınayken karşısında güçsüz oldukları sermayeyi nasıl köşeye sıkıştıracaklarını somut olarak görür. Bir benzetmeyle ifade edecek olursak bu nokta sınıf bilincine sıçramanın “kavrama noktası”dır.

Bu özellikleri nedeniyle Fordist kitlesel üretim modeline göre örgütlenmiş büyük fabrikalar sınıfın bilinçlenmesi, örgütlenip harekete geçirilmesinin kolay olduğu elverişli bir zemin sunarlar. Neoliberalizm döneminde üretimin parçalanarak aynı malın üretiminin küçük ve orta büyüklükte değişik işletmelere dağıtıldığı esnek-yalın üretim örgütlenmesinde bu avantaj ortadan kalkar. Buna bir de çalışmanın esnekleştirilmesi adı altında güvencesiz, geçici, kayıt dışı çalışma biçimlerinin egemen hale gelip yaygınlaşması eklenince sınıfın örgütlenip harekete geçirilmesi iyice güçleşti.

İşçi eylemlerinin 1870-2000 arası dünya genelinde sergilediği eğilimleri dünya kapitalizminin ekonomik ve siyasi dinamikleriyle bağlantısı içinde inceleyen Beverly Silver, Emeğin Gücü başlığını taşıyan incelemesinde bu konuda şunu söylüyor:

“Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan hareketlenmeler, işçilerin gerçekten bir güce sahip olduğu ve bu gücü çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek adına etkin bir biçimde kullanabilecekleri yönündeki inançtan besleniyordu.

Küreselleşmenin neden olduğu en önemli şey, ‘işçilerin sahip olduğu güce olan yüz yıllık inancı ezip geçmek’ ile beraber siyasal ahlak ve değişim için mücadele etmek isteğini yerle bir eden bir söylemsel ortam yaratmak oldu.” (Beverly Silver, Emeğin Gücü. 1870’ten Günümüze İşçi Hareketleri ve Küreselleşme)

Beverly Silver’ın “güce olan inancın ezilip kaybolması” olarak tanımladığı olguyu Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri uzmanı Dr. Ertuğrul Bilir “güçsüzlük sarmalı” olarak tanımlıyor:”İşçiler güçlerine güvenmediği için harekete geçmemekte, işçiler harekete geçmediği için de ideolojik, siyasal ve ekonomik olarak güçler zayıflamaktadır. Çıkış yolu arayan her güç bu sarmalı kırmak için yol, yöntem geliştirmek zorundadır. (Sendikal Kriz, çözüm önerilerinde tıkanıklık– Ertuğrul Bilir, 8 Ekim 2019 Duvar)”

Türkiye işçi sınıfının 12 Eylül sonrasında yaşadığı kuşak kopukluğundan bugün sınıfın gövdesini oluşturan kuşakların gençliği ve deneyimsizliği yanında sınıflaşma süreçlerinin içerdiği leke ve zaaflar gibi Türkiye’ye özgü handikaplarla birleşik olarak Türkiye işçi sınıfı günümüzde boğucu bir ‘güçsüzlük sarmalı’nın cenderesindedir. Sınıfın örgütlenmesi ve sınıf hareketinin yıllardan beri bu denli cılız ve geri kalmasının belki de en başta gelen nedeni budur.

Sınıfın sınıflaşması sürecinin önünü tıkayıp yavaşlatan bu sarmal ne –isterse gerçekten derin olsun- derin teorik çözümlemeler yapmakla ne de propaganda ve ajitasyon yoluyla kırılır. Onu kırmanın yolu pratikten geçer. Sınıfın dağınık ama daha önemlisi kendi gücüne güvenini kaybetmiş bütün kesimleri içinde heyecan yaratıp onlara esin kaynağı olacak sonuç alıcı somut pratikler örgütlenip yaratılabildiği ölçüde bugün ketleyici bir baraj rolü oynayan o sarmalın altında birikmiş olan öfke açığa çıkıp umulmadık bir hız ve biçimlerde kitleselleşir. 2010’daki TEKEL Direnisi ya da 2015’teki Metal Fırtına örnekleri hatırlanmalıdır. Keza inşaat gibi örgütlenmesi çok zor bir sektörde bugün adı dahi bazı hak gasplarının ortadan kaldırıp işçilerin yaşadıkları sorunu çözmeye yeterli hale gelen İnşaat-İş pratiği göz önüne getirilmelidir. İnşaat-İş başlı başına yaptırım gücü haline gelen bu “marka değerini” kendisini yasalarla falan sınırlamadan sergilediği gözü kara militan pratikler sonucu kazanmıştır.

Pratiğin bu tayin edici önemi konuya ilişkin teorik çalışma ve eğitimin önemsiz olduğu anlamına gelmez elbette. Özellikle de sınıf çalışması içindeki güçlerin eğitimi, buna süreklilik kazandırmak yürütülecek faaliyetin etkinliği ve sürekliliğini sağlamanın temel koşullarının başında gelir. Öte yandan sınıf içindeki çalışma örneğin kadın ya da gençlik çalışmasından farklı bir dinamizm gerektirir. Çünkü gidilen her alanın, her sektörün hatta aynı sektördeki her fabrika ve işyerinin koşulları, muhatap olunan işçi yapısı, onların özellikleri aynı değildir. Ne kadar isabetli olursa olsun bir kez belirledikten sonra değişmeyen kalıplar şeklinde politika ve taktiklerle yürütülemez. Dönemsel koşullardaki değişime ya da yüklenilen alanın özgünlüklerine denk düşecek özel politika ve taktikler gerektirir. Bütün bunlar süreklileşmiş bir teorik yoğunlaşma ve birikim gerektirir.

Türkiye işçi sınıfının yaş bakımından gövdesini bugün 17-35 yaş arası kuşak oluşturuyor. Bunların büyük çoğunluğu da hizmet sektörünün değişik dallarında çalışan vasıfsız emek. Sanayide çalışanların bile çoğu kayıt dışı çalıştırılan, vasıf düzeyleri de çalıştıkları dallara göre farklılaşan emek. Çoğunun işçilik geçmişleri de çok uzun değil. Buna karşın 1950 sonrası-1960’ların işçi kuşaklarından farklı olarak çoğu eğitimli. Lise mezunu hatta açık öğretim öğrencisi ya da taşra üniversitelerinden mezun olup eğitim gördüğü dallarda iş bulamayanlar çok fazla. Bu yüzden sadece yaş olarak değil proleter sınıf bilinci ve mücadele deneyimi bakımından da fazlasıyla ‘genç‘ yani deneyimsizler. Başka bir anlatımla sınıf kimliği ve kişiliği henüz tam olarak oluşup oturmamış bir kuşak. 1960 ve ‘70’li yılların işçileşme dalgalarından farklı olarak köylülüğe dayalı da olsa emekçi bir geçmişleri yok.

Zaten bugünkü işçi kuşaklarının ezici çoğunluğu işçileşmenin öncesinde kentlileşmiş. Büyük kentlerin kentsel dönüşüm politikalarıyla “dönüştürülmüş” gecekondu semtlerinde yetişmişler. Aile ve çevreden gelen emekçi kültür ve alışkanlıklar yanında 1980 sonrası körüklenen kapitalist tüketim alışkanlıkları ve lümpen kültürün etkilerini de üzerlerinde fazlasıyla taşıyorlar. Gebze havzası gibi geleneksel işçi havzaları ve çeperinde yetişenlerde işçi kültürünün etkileri daha fazla ve belirgin gerçi ama oralarda bile bu damar yeterince kökleşmiş değil. 2000 öncesinin işçi kuşaklarından farklı olarak bu kuşak teknoloji kullanımına daha yatkın. Sosyal medya aracılığıyla da olsa duygu ve düşüncelerini yazılı ifade etmekte daha ileri. Ama okumayla araları da hoş değil.

Sonuç olarak bu kuşak öznel açıdan da sınıflaşma sürecinde düşe kalka pişecek. Metal Fırtına ya da sayacıların 2017 Eylül’ünde Adana ve İstanbul’dan başlayıp Konya, İzmir, Bursa ve Antep’e sıçrayan kitlesel direnişleri gibi örneklerde yaşadığımız şekilde bazen devrimci öncüleri bile peşlerinden sürükleyecek atılımları kendileri örgütleyecekler. Ama sömürünün ve çalışma koşullarının dayanılmaz ağırlığına karşın bugüne dek iz bırakan anlamlı tek bir kitlesel çıkışın örgütlenemediği OSB’ler somutunda gördüğümüz gibi nesnel koşulların bütün olgunluğuna karşın korku eşiğinin aşılması kolay olmayacak.

Dolayısıyla günümüzde Türkiye işçi sınıfının gücünü tanımaya, ona bunu gösterecek etkileyici somut başarılara ihtiyacı vardır. Sınıfın dağınık durumdaki bölüklerine dahi esin kaynağı olacak süreklileşmiş pratiklere, özel taktik politikalara, örgütlenme ve eylem biçimlerine ihtiyaç vardır.

Bu ihtiyacın hakkı verilebildiği ölçüde hem sınıfın kendine gelip ayağa kalkış süreci hızlanacaktır hem de sınıfa devrimci öncülük yapma iddiasının altı doldurulmuş olacaktır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar