Türkiye’de IŞİD yapılanmasının perde arkası -III

Türkiye’de IŞİD yapılanmasının perde arkası -III

Gar Katliamı davasında avukatlarının “Türkiye’de El Kaide-IŞİD yapılanmasının ve katliamların yolunun açılmasına dair” açıklamalarının son bölümünü yayınlıyoruz

Suruç Katliamının Yolu Nasıl Açıldı?

7 Haziran genel seçiminde iktidar partisi tek başına hükümet kurma olanağını yitirmiş, halk iradesini böyle ortaya koymuştu. Ancak Cumhurbaşkanı halkın karşısına çıkarak bu iradeyi kabul etmediğini ilan etti ve “tekrar seçim” dayattı. İktidar sözcüleri tarafından bu durumun ülkeyi kaosa götüreceğine, şiddetin artacağına dair peş peşe bilinen açıklamalar yapıldı.

Kaos tehdidinin gereği yerine getirilmeli, yeni bir hükümetin kurulması engellenmeli, “işte bakın koalisyon kurulamıyor” görüntüsü yaratılmalıydı. En çok oy alan iktidar partisine hükümet kurma görevi verdi Cumhurbaşkanı. Göstermelik görüşmeler yapıldı, ancak sonuçsuz kalması sağlandı. Cumhurbaşkanı ana muhalefet partisine ve HDP’ye hükümet kurma görevi vermeyerek gerçek niyetini bir kez daha ortaya koydu. Oyalama sürecinden sonra 1 Kasımda seçimin tekrarlanmasına karar verildi. Bu arada kaos korkusunun daha etkili yöntemlerle işlemeye devam edilmesi gerekiyordu. Katliam ve çatışmaların daha çok ve daha şiddetli olmasına ihtiyaç vardı. Kürtlere yönelen 5 Haziran katliamı istenilen korkuyu ülke çapında yaratmamıştı.

IŞİD’in Kobane’ye yönelik insanlık dışı saldırılarının yoğunlaştığı bu kesitte gerek Türkiye gerekse uluslararası kamuoyu ve insan hakları kurumlarının baskısı sonucunda Hükümet belli sınırlarda da olsa, IŞİD saldırıları nedeniyle Türkiye topraklarına geçen Kobane halkını kabul etmek zorunda kaldı. Hükümetin dışında bir çok insan hakları kurumu ve kitle örgütleri Kobane’nin yeniden inşası için yardım kampanyaları düzenlediler. Kobane’nin yeniden inşasına destek ve özellikle çocukların ihtiyaçlarına katkı amacıyla 300’ye yakın insan 20 Temmuz 2015 günü Urfa’nın Suruç İlçesi merkezinde bir araya gelmiş ve kampanyayı duyurmak için basın açıklaması yapacaklardı.

Bu etkinlik katliam planlayıcıları tarafından hedef olarak belirlendi. 20 temmuz günü basın açıklaması yapılırken canlı bomba patlatıldı. 32 kişi öldü, yüzden fazla insan yaralandı. Canlı bomba Şeyh Abdurrahman ALAGÖZ isimli katildi. Kardeşi Yunus Emre ALAGÖZ ile birlikte, tıpkı Orhan GÖNDER gibi UYAP ve KİHBİ kayılarında terör nitelikli kayıp şahıs olarak aranıyorlardı. Yunus Emre ALAGÖZ bu süreçte Suriye’de başka bir katliam için hazırlanıyordu.

Suruç katliamını yapan Şeyh Abdurrahman ALAGÖZ, daha sonra 10 Ekim Ankara katliamını yapacak olan kardeşi Yunus Emre ALAGÖZ ile birlikte Adıyaman Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü’nün yetki ve görev alanı dahilinde bulunan dernek, cemaat ve grupların ortamında eğitilmişlerdi. IŞİD sempatizanı oldular ve bir süre sonra da ortadan kayboldular. Babaları Zeynel Abidin ALAGÖZ tarafından 22.05.2015 günü Adıyaman Merkez Eski Saray Polis Merkezi Amirliği’ne yapılan başvuru üzerine kayıp şahıslar olarak kayda alındılar ancak haklarında “terör nitelikli” soruşturma açılmadı, yakalama ve yurt dışına çıkış tahdit kararları alınmadı. Oysa iki katilin de IŞİD ile bağlantılı olduklarının bilindiği Urfa İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürü tarafından imzalanan düzenlenen fezlekenin 181. Sayfasında yer alan şu paragraflardan anlaşılıyordu:

Kayıp şahıslar ile ilgili verilen ifade doğrultusunda şahısların çatışma bölgelerinde faaliyet gösteren Radikal gruplar ve terör örgütü kamplarına katılmak için yurt dışına illegal yollardan çıkabileceği değerlendirildiğinden, şahısların yakalanması halinde Adıyaman Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne bilgi verilmesi istenilmiştir.

Her iki kardeşin babaları tarafından yapılan ihbar ciddiye alınarak öncelikle haklarında soruşturma açılması, fezlekenin 182. Sayfasında yer alan ikametgah aramasının katliamlardan önce yapılması, yakalama ve yurt dışına çıkış tahdit kararlarının alınması gerekirdi. Ev araması Suruç katliamından sonra yapıldı ve her iki katilin de IŞİD üyesi olduklarını gösteren bazı kanıtlar bulundu ve Yunus Emre ALAGÖZ hakkında soruşturma açılarak hakkında yakalama kararı Suruç katliamından sonra alındı, ancak yakalanmadı.

Suruç katliamının yolu da zincirleme görev suistimalleri ısrarla sürdürülerek açıldı. IŞİD’in yeni katliamlar yapacağına dair İstihbarat raporları rafa kaldırıldı, toplum güvenliği açısından dikkate alınmadı, ancak bir şekilde kendi güvenlikleri için güvenlik güçleri katliam yapılması muhtemel olan toplantılardan uzak tutuldu, toplantıları düzenleyenlere dahi bilgi verilmedi, hiçbir uyarıda bulunulmadı. Emniyet güçleri kendi güvenlikleri için 5 Haziran katliamından dersler çıkarmışlar ancak toplumun güvenliği umurlarında bile olmamıştı. Çünkü o topluluklar siyasal iktidarın muhaliflerinden oluşan topluluklardı.

Güvenlik görevlileri basın açıklaması yapılacak alandan bir şekilde uzak tutuldu, patlamadan sonra ambulansların gelmesi geciktirildi, yaralılara yardım etmek isteyen insanların üzerine gaz atılarak veya gereksiz yere havaya ateş edilerek panik yaratıldı, katliamın sonuçları ağırlaştırıldı. Kanıtlar eksik ve geç toplandı, bazı kanıtlar yok sayıldı, gizlilik kararı verilerek, müşteki avukatlarının gerçekleri öğrenilmeleri, dolayısıyla soruşturmanın genişletilmesi için bilgiye dayalı taleplerde bulunmaları engellendi.

Suruç katliamını gerçekleştiren Şeyh Abdurrahman ALAGÖZ’ü katliamdan bir gün önce evinde misafir eden ve ertesi gün bir araçla Suruç’a gönderen, daha sonra Ankara 10 ekim katliamının canlı bombalarını Ankara’ya taşıyacak olan Halil İbrahim DURGUN ile canlı bombalara eskortluk yapacak olan Yakup ŞAHİN – ki Suruç katliamında karanlık bir rolü vardır- bu sırada ellerini kollarını sallayarak Gaziantep’te yeni bir katliamın hazırlıklarını yapıyorlardı. Tekrar hatırlatalım; IŞİD’in tüm Gaziantep hücrelerini bir günde çökertecek oprasyonlar için gerekli bilgi, belge ve kayıtlarla dolu 2012/44540 sayılı soruşturma dosyası hala rafta tutulmaya devam ediyordu.

Suruç Katliamından Sonra Görev Suistimalleri

10 Ekim Katliamına Doğru Devam Etti

Suruç katliamı da Diyarbakır katliamı gibi, toplum güvenliğini sağlamak için daha etkili önlemler almaya dönük uyarıcı hiçbir etki yaratmadı; çünkü saldırılar iktidar partisinin muhaliflerine yönelikti, kaos ve korku ortamı 1 Kasım seçimlerine giden süreçte iktidar partisinin istediği bir durumdu.

10 Ekim katliamı için yapılan hazırlıklardan biri bombaların yapımında kullanılacak olan amonyum nitratın satın alınmasıydı. Yakup ŞAHİN ile IŞİD’in tedarikçilerinden Hüseyin TUNÇ birlikte çıktılar nitrat aramaya. Satıcılardan biri şüphelendi, satmadı ama ihbar etti. Her iki sanık da bu ihbar konusunu duruşmadaki ifadelerinde de tekrarladılar. Ancak ihbar üzerine bir işlem yapılmadı. İhbar kayıtları da Mahkemeye gönderilmedi.

Amonyum nitrat, çelik bilyeler ve diğer malzemeler hiçbir engelle karşılaşmadan alındı depolara götürüldü. Tam da bu hazırlıkların yapıldığı sırada, katliamın önde gelen faillerinin devletin güvenlik ve istihbarat birimleri tarafından takip edildiklerini bir kez daha hatırlayalım. Takip edildiklerini, katliam sonrası görevden alınan Ankara İl Emniyet Müdürü, Güvenlik ve İstihbarat Şube Müdürleri ve yardımcıları hakkında soruşturma yapan mülkiye müfettişlerinin 25.02.2016 tarihli ön raporundan anlıyoruz:

Müfettişliğimizin 17.11.2015 tarihli bilgi talep yazısı üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığının göndermiş olduğu 18.12.2015 tarih ve 761887 sayılı cevabi yazıda; Polis fezlekesinde Ankara Tren Garı önünde 10.10.2015 tarihinde meydan gelen patlamanın şüphelileri arasında yer aldığı belirtilen Yunus Emre ALAGÖZ isimli şahıs hakkında Adıyaman İli tarafından, Yakup ŞAHİN, Müslüm BİZET, Deniz BÜYÜKÇELEBİ, Yunus DURMAZ isimli şahıslar hakkında Gaziantep İli tarafından, İbrahim BALI (doğrusu İlhami BALI’dır) isimli şahıs hakkında Gaziantep İli tarafından, Ankara’da gerçekleşen patlama olayı öncesinde iletişime müdahale tedbirlerinin uygulandığının tespit edildiği belirtildiğinden, bahse konu tedbirlerin uygulanması soncunda herhangi bir bilgi elde edilip edilmediği, edilmişse ilgili yerlere herhangi bir bildirim eksikliği bulunup bulunmadığı konularının Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından araştırılması için Mülkiye Müfettiş Kurulu Başkanlığına iletimde bulunulacağından, konunun bu yönü;

Bu ön inceleme raporu kapsamı dışında bırakılmıştır.

Demek ki katliam hazırlığı sürecinde Yakup ŞAHİN, Yunus DURMAZ, Deniz Büyük ÇELEBİ ve İlhami BALI teknik takip altındalar. Yakup ŞAHİN takip altındaysa Halil İbrahim DURGUN da takip altında ve bu durumda Suruç katliamı hazırlıkları da failleri de takip altında.

O halde bu şahısların katliam hazırlıkları sürecinde kullandıkları telefonların iletişimleri dinlenmiş ve ne yapmakta oldukları biliniyor. Yakup ŞAHİN’in nitrat alımı ve canlı bombaların Ankara’ya getirilişi sırasında da yanında taşıdığı ve kullandığı telefondan yaptığı görüşmeler kaydedilmiş. Depolara ve hücre evlerine gidiş gelişlerinin de kayıt altına alınmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Kuvvetli şüphe uyandıran bir başka husus; bu kayıtların müfettişlerin inceleme kapsamı dışında bırakılmış olmasıdır. Bu kayıtlar neden müfettişlerin incelemesine sunulmadı, neden dava dosyamıza konulmadı?

Faillerin ve yardımcılarının katliamlar öncesinde teknik takip altında olduklarını Gaziantep CBS tarafından açılan ve 4 yıl boyunca rafta tutulan 2012/44540 nolu soruşturma dosyasından da biliyoruz. Müfettiş raporu ile 2012/44540 sayılı soruşturma dosyası faillerin katliamlar öncesinde takip edildiklerini kesin olarak ortaya koymaktadır.

10 Ekim katliamı sürecindeki ihmalleri ve suistimalleri soruşturan Mülkiye Müfettişlerinin Ön İnceleme Raporunda bazı ihmaller tespit edildi ve; “…Ankara İl Emniyet Müdürü Kadri KARTAL, Ankara Emniyet Müdürlüğü Eski İstihbarat Şube Müdürü Cihangir ULUSOY, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü Hakan DUMAN, Ankara Emniyet Müdürlüğü Eski Güvenlik Şube Müdürü Adem ARSLANOĞLU ve Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (C) Büro Amiri Hüseyin Özgür GÜR hakkında;

4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu görevlilerinin Yargılanmaları Hakkında Kanunun 6. Maddesi gereğince “Soruşturma İzni Verilmesi” gerektiği;”belirtildi.

Ancak katliam sabahı Ankara girişlerindeki yol kontrollerini kaldıran Ankara Valiliği soruşturma izni de vermedi; ihmali görülenlerin yargılanmaları engellendi. Oysa katliamdan iki gün sonra “Ankara İl Emniyet Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü ve Güvenlik Şube Müdürü görevlerinden uzaklaştırılmış” ve kamuoyuna açıklanmıştı. Müfettiş raporuna rağmen neden soruşturma izin verilmedi? Verilseydi Ankara Valisi’nin suistimalleri de soruşturma konusu olabilirdi.Demek ki görevden alma duyurusu olayın sıcaklığı aşamasında kamuoyunu yanıltma amaçlıydı. Olayın sıcaklığı geçtikten sonra ihmali görülenler başka görevlere terfi ettirilerek ödüllendirildiler.

Devletin bilgi toplamakla görevli kurumları bilgileri topladı, bu bilgiler belli bir kanaat uyandıracak, uyarı gerektirecek düzeye de ulaştı, ilgili bazı kurumlarla kısmen paylaşıldı. Ancak devletin önlem alması, failleri yakalaması gereken eli kılını bile kıpırdatmadı.

Canlı Bombaların Yolu Nasıl Açıldı?

10 Ekim katliamının gerçekleştirilmesi için tüm hazırlıklar tamamlanmasından sonra katiller, Alyas Sitesindeki hücre evinde toplandılar. Geliş-gidiş trafiği yoğunlaştı. Canlı bomba denilen, ruhları uyuşturulup canlı robota dönüştürülmüş katiller hücre evine getirildiler, araçlar hazırlandı, iki araç arasındaki irtibatı sağlayacak hat ve telefon cihazları alındı, şifreli mesajlar belirlendi. Önden gidip eskortluk yapma görevi verilen Yakup ŞAHİN 09.10.2015 günü akşamı saat 09.00 sularında; canlı bombaları taşıyan Halil İbrahim DURGUN’un kullandığı araç 09.30 sularında yola çıktılar.

2011’den itibaren El Kaide ve IŞİD örgütlerinin örgütlenme sürecinde, 2015 başlarından itibaren katliamların hazırlık sürecinde bir eli takip ve kayıt yapan devletin (ve AKP siyasi iktidar odağının) diğer eli bu kez seyirci kalmadı. Katliam için araçlar yola çıktıkları andan itibaren kuvvetle muhtemeldir ki bu el harekete geçti, ancak katliamı önlemek için değil, katillerin yolunu açmak için!

Canlı bomabalara eskortluk yapan Yakup ŞAHİN Adana-Ceyhan arasında bir kontrol noktasına takıldı. GBT araması yapıldı bir engel çıkmayınca yola devam izni verildi. Kontrole takıldığını arkadan gelen Halil İbrahin DURGUN’a bildirmesi gerekiyordu. Daha önceden anlaştıkları üzere, bu iş için alınmış özel hattan SMS gönderdi. Ancak cevap alamadı. Bir süre gittikten sonra u dönüşü yaparak kontrol noktasının gerisine geldi, tekrar u dönüşü yaparak Ankara istikametine girdi. Yine aynı kontrol noktasına takıldı. Bu kez polisler “sen daha önce buradan geçmiştin” dediler. Yolu kaybettiğini bu nedenle geri döndüğünü söyledi. Bunun üzerine araçta arama yapıldı, uyuşturucu bulundu. Yakup ŞAHİN’in duruşmada sorgu sırasında ifade ettiğ gibi özetle “yolda ihtiyacım olduğunu, içici olduğmu söyledim, polisler de bir şey yapmadı” dedi. Emniyette alınan ilk ifadesinde uyuşturucu alışkanlığı olduğunu zaten söylemişti. Duruşmadaki ifadesi ile uyumluydu. Yakup ŞAHİN tekrar yola çıktıktan kısa bir süre sonra ilerde canlı bombaları taşıyan Halil İbrahim DURGUN’un aracını sağa çekilmiş bekler vaziyette buldu.

Duruşmadaki sorgu sırasında, “kontrol noktasında görevli polislerin geçen her aracı durdurup durdurmadığına” dair sorumuza, “geçen her araç durduruluyordu” diye cevap vermiş; yine sorumuz üzerine, canlı bombaları taşıyan aracın camlarının renkli filmle kaplı olduğunu, içinin görünmediğini söylemişti. Yani polislerin şüphesini çekmesi gereken bir araçtı. Yakup ŞAHİN kontrol noktasını önceden SMS atarak bildirmişti. Ancak buna rağmen canlı bombaları taşıyan araç kontrol noktasına gelmeye cesaret etmiş ve üstelik bir engele takılmadan geçmişti. Canlı bombaların yolu açılmıştı, ancak bu kontrol noktasının nasıl geçildiği hususu soruşturma yapan savcıları hiç ilgilendirmedi.

Uyuşturucu bulunmasına rağmen aracın ve Yakup ŞAHİN’in yola devam etmesine kimin talimatı ile izin verildi? Sorunun yanıtı soruşturma gerektiriyordu, yapılmadı. Mahkemenizin bu konudaki müzekkeresine, böyle bir yol kontrolü yapılmadığına dair yanıt verildi. Mahkemeniz daha fazla üzerine gitmeden, soruşturmanın genişletilmesine dair taleplerimizin reddine karar vererek duruşmayı hızla mütalaa aşamasına getirdi.

Gölbaşı yakınlarında bir dinlenme tesisinde buluştular, sabah 07.00 sularında mola verdiler. Halil İbrahim DURGUN Yakup ŞAHİN’e, önden Ankara merkezine kadar gidip yol kontrolü olup olmadığına bakmasını ve geri dönüp bilgi vermesini istedi. Yakup ŞAHİN mola yerinden Ankara merkezine kadar gitti ve geri döndü; hiçbir yol kontrolü yoktu. Çünkü o gün yapılacak miting nedeniyle güvenlik planında yer alan yol kontrolü sabah 02.00 sularında Ankara Valisinin plan dışı talimatı ile kaldırılmıştı. Hiçbir engel kalmamış, canlı bombaların yol açılmıştı. Halil İbrahim DURGUN Yakup ŞAHİN’e görevinin bu aşamasının sona erdiğini söyledi. Yakup ŞAHİN görevinin diğer aşamasını yerine getirmek, önceden katliam yerini etüd etme göreviyle Ankara’ya gönderilmiş olan amcası Hakan ŞAHİN’i alıp Gaziantep’e dönmek üzere tekrar Ankara’ya giriş yaptı. Dosyada adı yazılı otele gitti. Söylediğine göre burada bir süre dinlendi. Hakan ŞAHİN ile buluştu ve birlikte Gaziantep’e geri döndüler. Bu kesitte aydınlatılması gereken karanlık yanlar da vardı ancak aydınlatılmadı.

Halil İbrahim DURGUN, aracında bulunan iki bombalı katille birlikte Ankara’ya doğru hareket etti, Ankara Valisi’nin kontrolü kaldırttığı yoldan giriş yaptı, katilleri kent içinde bir yere bıraktı ve İstabul’a doğru hareket etti. Bomba yelekli katiller bırakıldıkları yerden bir taksiye binerek miting toplanma alanına yakın bir yerde indiler ve alana doğru yürümeye başladılar. Bombaları patlatacakları toplanma alanına girerken arama noktasına takılabileceklerini hiç düşünmediler mi? Dosya kayıtlarına baktığımızda, üzerlerinde bombalarla alana girerken olağan güvenlik arama noktalarını nasıl geçeceklerine dair bir plan yapmadıklarını, alana hiçbir engele takılmadan girebileceklerine dair bir güven içinde oldukları anlaşılıyor. Katliam planlayıcıları bunu neden gerekli görmediler? Bu sorunun yanıtı, “güvenlik güçleri neden yürüyüş ve toplanma alanına girişlerde olağan rutin bir görev olmasına rağmen güvenlik arama noktaları kurmadılar” sorusunun yanıtı ile ilişkilidir. Ancak gördüğümüz gerçeklik canlı bombaların yolunun bu kez de yürüyüş ve toplanma alanına girişte kontrol noktaları kurulmayarak açılmış olmasıdır.

Emniyetin elinde bombalı katliamın gelmekte olduğuna dair uyarıcı istihbarat raporları vardı. 3-4 ay öncesinde IŞİD tarafından iki açık hava toplantısında iki katliam gerçekleştirilmişti. Bu raporlar ve yapılan katliamlar dikkate alınarak güvenlik güçlerinin kendi can güvenliklerine dair uyarılar yapıldı. Hatta bir önlem olarak, önceki tüm mitinglerde rutin olarak yapılandan farklı olarak güvenlik güçleri toplanma ve yürüyüş alanına uzak bir yerde konuşlandırıldılar. Sayıları da düşük tutuldu. Alana, kuvvetle muhtemeldir ki (iktidarın siyasal muhaliflerinin miting ve yürüyüşlerine rutin olarak mutlaka gönderilen) sivil takipçiler de gönderilmedi. Bu nedenle sivil takipçi polislerden ölen ya da yaralanan olmadı. Güvenlik güçlerinin can güvenliğine yönelik önlemler alınırken gelen uyarıcı istihbarat bilgileri miting düzenleme komitesi ile paylaşılmadı, uyarı yapılmadı.

Görev suistimalleri birbirini tamamlamaya devam etti. Amaç gerçekleşti; 2015’in 10 Ekim günü Ankara Garı önü kana bulandı.

Hedefe ulaşılmıştı. Patlamalardan sonra yapılacaklar ise belliydi. Diyarbakır ve Suruç’ta olduğu gibi polis saldırıları başladı, yaralılara yardım edenler bir süre alandan uzaklaştırıldılar, ambulanslar oylandı veya engellendi, katliamın sonuçları ağırlaştırıldı. Soruşturmada gizlilik kararı verildi ve soruşturulacak çete üyerleri sınırlı tutuldu, sadece tetkikçiler ve çervesindeki bir kısım çete üyeleri yakalanıp kamuoyu önüne çıkarıldı, gerçeği saptıran açıklamalarla toplum manipüle edildi.

Devlet, insan yaşamının her alanına müdahale eden, en büyük toplumsal düzenleme ve siyasi baskı aygıtıdır. Asla kutsal değildir. Hangi sınıfın, hangi siyasi odağın elindeyse onun yasa dışı ve her türlü çıkar hesaplarına için kullanılabilen bir aygıttır. Devleti kullanarak iktidar yürüten siyasi odaklar, yürütme, yasama ve yargı erklerini tek elde toplasalar dahi hiçbir zaman devleti en küçük kılcal damarlarına kadar tam ve eksiksiz olarak denetleyip kontrol altına alamazlar, devleti kötüye kullanma suçlarının izlerini tümüyle yok edemezler. Devletin yasal kurumlarının örtüsü altında ve yasal yetkiler kötüye kullanılarak yürütülen yasa dışı veya gizli faaliyetler şu veya bu şekilde kayda geçer ya da iz bırakır. Yeterki açığa çıkarmak için samimi ve dürüst bir çaba gösterilsin.

Egemenler hukuk dışı kirli işlerini yaparlarken çoğu zaman piyonlar kullanırlar. Piyonların nasıl kullanıldıklarını anlama kapasiteleri ve yetenekleri yoktur. Herbirinin son kullanma tarihleri vardır. Zamanı geldiğinde bir çukura atılırlar. Kullananlar ise her zaman ne yaptıklarını iyi bilirler. Dava dosyamız bu açıdan da önemli derslerle doludur.

Geçen duruşmada sayın Savcı esas hakkında mütalaasını sunduktan sonra müdahillerin tepkileri ile karşılaşması üzerine “ne yapsak yaranamıyoruz” diye talihsiz bir söz sarfetti. Aslında bir gerçekliği yansıtıyordu. Katliamların yollarını açanlar, azmettirenler belliyken, sadece tetikçilerin yargılandığı koşullarda ne yaparsanız yapın, tetikçi katillerin idamını da isteseniz “adalet yerini buldu” dedirtemezsiniz, yüreği yanan insanlara. Kaldı ki müdahiller ve vekilleri idama karşıdır, ancak siz, (IŞİD’in belli toplum kesimlerini yok etme amacı, kullandığı insanlık dışı şiddet biçimleri ve katliamları TCK’nın 77. maddesine eksiksiz ve tam olarak uymasına rağmen) insanlığa karşı suçtan dahi mahkumiyet talep edemediniz. IŞİD davalarında insanlığa karşı suçtan mahkumiyet talep edebilmek, iktidardan bağımsız, tarafsız ve hukuk ilkelerine bağlı hüküm kurabilmek yaşadığımız siyasal kesitte cesaret de gerektiriyor.

Bugün o koşullara sahip olmadığınızı biliyoruz.

Bu tür tarihsel davalar bir şekilde sonuçlanır. Ancak tarih unutmaz, arşivine kaydeder ve gün gelir hesap yeniden görülür.

31.07.2018

Müdahil Vekilleri


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar