Türkiye’nin Bağırsak Hareketleri

Türkiye’nin Bağırsak Hareketleri

Son aylarda/günlerde Türkiye’deki çeteler sosyal medya üzerinden çete başlarının, eski-yeni tetikçileri, ayak takımı “racon kesme” biçimi ile yoğun bir pozisyon alma aşamasındalar.

Cihan Çetin

Korona salgının yarattığı toz duman arasında Türkiye’nin bağırsaklarında, çete ilişkileri konusunda, kayda değer gelişmeler kendisini göstermeye başladı. Türkiye’de çoğunlukla mafya olarak bilinen çeteler eksenindeki pisliklerin işaret fişeği -son günlerde ortaya çıkan yeni bilgilerden anlaşılacağı üzere-, yaklaşık 1-1,5 yıl öncesi atılmış. Bugün kendisini sürtüşme olarak gösteren gerilim her an patlayacak bir lağıma doğru yol alıyor.

Son aylarda/günlerde Türkiye’deki çeteler sosyal medya (özellikle youtube, twitter) üzerinden çete başlarının, eski-yeni tetikçileri, ayak takımı “racon kesme” biçimi ile yoğun bir pozisyon alma aşamasındalar. Alınan bu pozisyonların yakın bir zamanda silah dahil her türden araç ile ağır ve yoğun bir çatışma haline dönüşeceği neredeyse kesin gibi…

Alaattin Çakıcı gibi bir çete lideri için çıkarıldığı kesin olan örtülü afla birlikte binlerce tetikçinin, ayak takımının salıverilmesiyle bu gerilimin boşalma süreci hızlanacaktır. Gerilimin ne zaman boşalacağına dair zamanı koşullar ve gerilimin büyüklüğü belirleyecektir.

Çetelere Dair

Tarihsel detayları, gelişimi ve ülkeler arası farkları gözden kaçırmadan çete ilişkilerine dair bazı genellemeler yapma şansına sahibiz:

Çete ilişkileri kapitalizmin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eder. Emperyalizm çağında ise çeteler temel karakteristiklerini kazanmıştır.

Çete ilişkileri genellikle sıcak para olarak tabir edilen, üretimden neredeyse uzak likit paranın hızlı, kolay ve çokça elde edildiği yasal ve yasadışı alanlarda (kumarhane, uyuşturucu, fuhuş ticareti kadar hizmet sektörü, rantiyecilik, tefecilik, ihale vb. yerlerde) daha yoğundur.

Çete ilişkilerinin sınıfsal üst katmanı burjuvazi ise alt katmanı net biçimde lümpen proletaryadır. Bu bağlamda da söylem düzeyinde genellikle din kisvesi altında en ahlakçı söyleme sahip olmalarına rağmen fiilen ahlakın zerresini barındırmazlar aksine her türlü pisliği etrafa saçarlar.

Çete ilişkileri devleti kontrol altına alabilecek, neredeyse eşit olabilecek ve/veya devlet kontrolünde olacak şekilde devletle içli dışıdır. Çetelerin varlığının birinci nedeni likit halindeki para alanları ise ikinci nedeni bizatihi devletle ilişkili olmasıdır.

Çeteler aynı zamanda silahlı yapılar oldukları için ülkenin koşullarına göre bazen burjuvazi içindeki çelişkilerin şiddetle çözülmesinde ve/veya yükselen işçi-emekçi, halk hareketlerinin bastırılmasında doğrudan kullanılır.

Yukarıdaki genellemeler üzerinden Türkiye’deki çetelerin son dönemdeki hareketlerine dair tabloyu biraz daha netleştirme olanağı mümkündür.

Türkiye’nin çete tarihini 19. yüzyıl sonuna kadar uzatabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’nun genellikle toprak kaybettiği yerlerdeki uluslar ile Türklerin/Müslümanlar’ın bazen çatıştığı bazen işbirliği yaptığı (Balkanlar’daki çete eylemleri, Ermeni Soykırımı’ndaki Kürt-Türk çeteler gibi) çeteleşme Türk Kurtuluş Savaşı’nda bile belirleyici olabilecek (Çerkez Ethem vakası gibi) bir tarihe ve varlığa sahiptir.

’50’lerden itibaren emperyalizm tahakkümündeki kapitalist gelişimine bağlı olarak da çeteler Türkiye’de bugünlerde naifleştirme adına kabadayılık olarak kendisini var ederken, ’70’lerden itibaren İtalyan kökenine gönderme yapılarak mafya olarak tanımlanacak bir düzleme geçmiştir. Türkiye’deki kapitalizme bağlı olarak gelişimini sürdürmüş ve kapitalizmin tüm pisliklerini barındırarak bugüne kadar gelmiştir.

Türkiye’deki çete-devlet ilişkileri somut olarak Susurluk’la ortaya serildi. Bu sürece şahit olan herkes çete-devlet ilişkinin yoğunluğunu görmekle kalmadı, devlet eliyle çetelerin ve devlet kadrolarının nasıl aklandığına da şahit oldu. Öyle ki, Mehmet Ağar gibi içişleri bakanlığına kadar yükselmiş faşist bir polis bile çok komik bir cezaya çarptırıldı, yol geçen hanı olan bir cezaevinde tutulmakla ödüllendirildi.

Ancak 2001 krizinin kapitalizm lehine atlatılması ve sonrasında ortaya çıkan kapitalist üretim-bölüşüm olanaklarının gelişmesi, sermayenin tekelleşme zorunluluğuna bağlı olarak devletin führerci tipe doğru evrilmesine paralel biçimde 2000’lerin başlarından itibaren düzlem, boyut ve çap değiştiren çeteleşme de bu gelişimin mantığına uygun bir seyir izledi.

Şunu başa yazmak lazım, Türkiye’de çeteler, örneğin Güney Amerika’daki çetelerden farklı olarak, tamamen devletin bilgisi ve denetimi içindedir. Örneğin bugün en küçük bir devlet (veya belediye) ihalesinin arkasında irili ufaklı çete ilişkilerini görmek istisna değil, olağan durumdur. Son 5 yılda keskin biçimde ortaya çıkan führerci devlet tipinin kendisi bile yasama, yürütme ve yargı alanında tümüyle bir çete gibi davranmaktadır.

Karikatürize edecek olursak bugün Türkiye’deki çeteleri yasal olarak koruma altında olanlar (yani devlet görevlileri) ile yasal olarak koruma altında olmayanlar (elebaşılar, tetikçiler ve ayak takımı) olmak üzere ve bu iki biçimin iç içe geçmiş hali olarak tarif edebiliriz.

Raconların Dansından…

Son dönemde kendini artık net biçimde gösteren çeteler arası gerilimi somutlayacak olursak, bunun bir yanında AKP’nin ürettiği çeteyi temsil eden Sedat Peker güruhu ile diğer yanında MHP’nin ürettiği çeteleri temsilen Alaattin Çakıcı bulunmaktadır. 1 yıl önce peşrev çekmek biçiminde başlayan sürtüşme bugün çetelerin elebaşlarından ayak takımına kadar ağır ve somut tehditlerin cirit attığı bir hale dönmüştür.

Daha öncesinin olduğunu tahmin etmek zor olmasa da yaklaşık 1 yıl önce kendisini Alaattin Çakıcı’nın adamı olarak adlandıran Ömer Korkmaz, yerel bir gazeteci (!) olan İrfan Aydın’a verdiği röportajlarla aleni biçimde herkesin önünde devam edecek olan çeteler arası kapışmanın ilk işaret fişeği atmış gözüküyor.

Ömer Korkmaz’ın parça parça devam eden ve ayları bulan röportajları eski defterlerin açılmasıyla sürerken 2019 yaz aylarından itibaren -ki bu dönem aynı zamanda örtülü af tartışmalarının yeniden alevlendiği ve netleşmeye başladı dönemdir-, bu tetikçi salvolarını, tehditlerini daha üst perdeden yöneltmeye başladı.

Şubat ayı başında ise kendi başına miting düzenleyen, akademisyenlerin kanlarında duş alacağını ilan edip “düşünce özgürlüğü” kapsamında beraat eden Sedat Peker yurt dışına kaçtı. “Ben kaçmadım eğitimimi sürdürmek ve ticari faaliyetlerim için çıktım” yalanından bizzat Sedat Peker’in kendisi 8 Mayıs’ta yaptığı açıklama ile tamamen çark etti. Bu açıklamaya geri döneceğiz.

Ortaya çıktı ki Sedat Peker’in kaçtığı günlerde, ’90’lı yılların sonu, 2000’li yılların başlarında Sedat Peker’in tetikçiliğini yapan Ahmet Sönmez, Sedat Peker’in emriyle kimlerin öldürüldüğünü, nelere şahit olduğunu anlatan açıklamalar yapmaya başlamış.

18 Nisan’da Alaattin Çakıcı’nın örtülü af sayesinde tahliye olmasından sonra ise sosyal medya tam bir çete çöplüğüne döndü. Öyle ki youtube arama kısmına Sedat Peker veya Alaattin Çakıcı isimleri yazıldığında büyük küçük fark etmeden çete başları, tetikçiler, ayak takımından olup da ağzı olan herkesin konuştuğu videolara ulaşılabiliyor. Yazının başında belirttiğimiz gibi bu videolar, şu an için “racon kesme” ötesine geçmeyen söylemler, aynı zamanda sürtüşmenin hızla çatışmaya doğru evrildiğinin ipuçlarını da net bir biçimde gösteriyor.

Sedat Peker’in 8 Mayıs tarihli açıklaması çete geriliminin devlet içindeki bağlarını göstermesi bakımından kayda değer. Botokslu Peker açıklamasında eğitim ve ticari işlerinin, açıkladığı yurtdışına çıkma gerekçesinin yüzde 10’unu kapsadığını belirttikten sonra, kaçışının esas nedeninin hakkında yaklaşık 1 yıl önce başlatılan ve kendisini paketlemeyi hedefleyen gizli bir soruşturma olduğunu itiraf ediyor. Ancak itirafı bununla da kalmıyor. Peker kendisi hakkında bu soruşturmanın Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak tarafından başlatıldığına dair iddiaları ve kendisinin yaptığı araştırmaları da aktarıyor. Peker’in ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla Berat Albayrak üzerinden Erdoğan’ın kendisini tasfiye planına dahil olmadığını anladığından olacak ki pısırık kediden çıkarak aslan kesilmeye başlıyor videolarında.

Lağım Patlamasına…

Somut durumları soyutlamaya çalışacak olursak; yapısal krizler içinde debelenen kapitalizm, özellikle yeni bir kriz evresine girdiğinde hayatın her alanını krizin şiddeti oranında etkiler. Krizden etkilenen her sınıf ve katman da kendi sınıfının tarihselliği ve güncelliğine bağlı olarak krize karşı hareket eder.

Türkiye’deki çeteler arasında bugün kendisini elle tutulur biçimde gösteren ve çatışmaya doğru evrilen gerilimin yaşanan krizden bağımsız olduğu düşünülemez. Marx’ın ifadesiyle, nasıl kapitalist kriz kendisini her zaman para krizi olarak gösteriyorsa, çetelerin krizi de likit paranın azaldığı alanlarla ilişkili, kapitalist krizine bağlı daralmaya paralel olarak ortaya çıkmaktadır.

Görünen şu ki, çeteler arası gerilimin yönü sızıntı biçimindeki bağırsak boşalmasından çok büyük bir lağım patlamasına doğrudur. Bunun öncelikli ve belirleyici nedeni çete ilişkilerinin kapitalizmin pek çok alanına sirayet etmesidir. Türkiye’deki kapitalist krizle birlikte tıkanan pislikler patlamaya doğru doludizgin gitmektedir. Türkiye’deki çeteler arası gerilim ölü balinalardaki bakterilerin ortaya çıkardığı gazın ufacık bir yırtıktan boşalmasına benzer haldedir. Patlama henüz gerçekleşmedi ama gaz sıkışması oldukça büyük.

İkinci olarak, ’90’lardan farklı biçimde çete-devlet ilişkisi devletin tepe ya da kritik noktalarıyla sınırlı olmayıp devletin neredeyse her kademesinde mevcut haldedir. Bu nedenle gerilimin patlaması zincirleme bir etki ile devletin pek çok kademesine sıçrayarak tüm pisliklerin ortaya dökülmesi potansiyeli de vardır.

Şu asla unutulmamalıdır: Çeteler devletlerin elinde işçi sınıfı ve emekçi halka karşı kullanılan önemli araçlardan birisidir. Yaşanılan krize bağlı olarak ortaya çıkacak her türlü -sistem karşıtı olsun olmasın- işçi-emekçi hareketinin bastırıcıları arasında bu çeteler olacaktır. Belki kendi aralarındaki gerilimden dolayı hızlıca ittifaka girmeseler bile, özellikle devlet nezdinde gözden düşen çetelerin, yeniden göze girmek için ortaya çıkan bir işçi-emekçi hareketine karşı hızla saldırma işine emir beklemeden gönüllü olarak girme olasılığı dünden daha fazla olacaktır.

Çok da uzak olmayan bir zamanda Türkiye’nin her yerinden duyulacak bir lağım patlamasının emareleri gün geçtikçe artmaktadır. Günümüzde çeteler devrimci hareketin bugünle kıyaslanamayacak ölçekte örgütlü olduğu ‘90’lardaki çete-devlet ilişkisi içindeki konumda değiller belki. Daha doğrusu örgütlü toplumsal hareketlere karşı her daim kılıç sallayarak bu konuma hazır olduklarını göstermekle birlikte, mücadele içindeki dengeler gereği ‘90’daki işlevlerine tam olarak oturmamış olabilirler. Fakat gerek geleneksel antifaşist örgütlenme alanlarında yine solun geleneksel tabanını azımsanmayacak oranda çeteleştirmeleri, devlete likit para sağlayacak geniş ve derin bir ağ kurmuş olmaları ve SADAT benzeri kontrgerilla örgütlenmeleriyle geleceğe ilişkin yapılan hazırlıkların bir parçası oldukları gerçeği unutulmamalıdır. Bu açıdan da şimdi patlayacak lağım, sınıf mücadelesinin düzeyine, güç dengelerine de bağlı olarak “devlet için bin kurşun atma” vecizindekinden farklı olarak devletin likit ihtiyacını uyuşturucu başta olmak üzere her türlü pislikle karşılamak, geleceğin sınıf mücadelesi içinde karanlık saldırı biçimlerine hazırlık ve devlet içi klikler arası savaşın boyutlarını göstermeleri açısından önemli bir malzeme çıkaracaktır.

Bu açıdan da ‘90’lardaki Susurluk sürecinde çete-devlet ilişkisindeki aleni iç içe geçmelerden farklı olarak bu süreçte de bu ilişkinin sınıf mücadelesinin düzeyiyle belirlenmiş boyutlarına, nasıl bir gelecek hazırlığı içinde olduklarının somut bilgisine ulaşabileceğiz.

Tam da bu noktada net bir sınıf tutumu almak önemlidir. Özellikle Susurluk sonrası eskinin ÖDP’si şimdinin Sol Parti’sinin aklını başından alan “demokratikleşme” zırvalarından kesin biçimde uzak durmak gerekmektedir.

Siyasi krizin geldiği boyut düşünüldüğünde sadece öyle bir lağım patlamasına bağlı olmayan elbette kapitalist siyasi liberal talepler genel olarak sağ-sol demeden hızla ortalığa çıkıp (Perinçek şuursuzu birkaç gün önce cumhurbaşkanlığı sisteminin anti-demokratik olduğunu keşfeden müthiş zekası ile daha şimdiden kendince yeni pozisyon almaya başlaması gibi) kitleleri arkasında mevzilenmeye zorlayacaktır.

Türkiye’deki krizin ve zorbalığın her boyutta geldiği nokta ile liberal bağlamda bir mevzilenme karşılık bulacaktır elbette. Ancak krizin geldiği düzeyden dolayı da sınıf karşıtlığı üzerinden mevzilenmek tarihsel ve güncel zorunluluk olarak da kendisini dayatacaktır.

Not: Yazının kaleme alındığı gün Çakıcı ve Peker’in sözü dinlenen bir “dost” aracılığıyla görüştükleri ve aralarında abi-kardeş ilişkisi başladığını kendisi de pis işlerin kalemi olan Sözcü yazarı Saygı Öztürk tarafından “polis artık rahatladı” sevinciyle duyuruldu. Bu duyuruya rağmen barışmanın hala tam sağlanamadığına dair yorumlar da mevcut.

“Dost” eliyle yapılan bu barışmanın Çakıcı ve Peker arasındaki gerilimin ayak takımı seviyesinde bile elle tutulur hale gelmesi ve ortaya çıkacak manzaradan ötürü devletin bir müdahalesi olarak okunabilir. Ancak gerilimin tarihsel birikimi ve leş dalaşının kapitalist krize bağlı olarak şiddetlenmesi gözönüne alındığında bu tür barışmaların geçici ateşkes, zorunlu olan çatışmanın ötelenmesi biçiminde olacağı anlaşılacaktır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar