“Yani Bolşevikler kötü insanlar değil mi?”

“Yani Bolşevikler kötü insanlar değil mi?”

“Gerçek şu ki, Sibirya’da geçirdiğim on sekiz ay boyunca Bolşeviklerin tek bir zulmüne rastlamadım ve rastlayan tek bir kişiyi de görmedim. Hiç yoktur demiyorum; tek söylediğim, bütün Rusya’yı dolaşmış, hem Amerikalı hem de Rus birçok insanla tanıştım ve Bolşeviklerin tek zulmünün işçilere dünyayı yönetme hakkına sahip olduklarını öğretmek olduğunda herkes hemfikirdi”

Ben Kayzer’i yenmek için orduya katıldığımı düşünürken, Wall Street’teki bankacılar tarafından kaçırıldım ve grev kırıcı olarak çalışmaya zorlandım.”

Bizim petrol işçilerinin grevini hatırlıyor musun, Bunny? Federasyonun buraya yolladığı o muhafızları; bir sürü silahı, onları sıcak tutan kaliteli giysileri, yağmurlukları ve su geçirmez şapkaları falan olan o güçlü kuvvetli adamları? İşte bir buçuk yıl boyunca benim yaptığım da buydu; Wall Street’teki bankacılar için grev kırıcılık yaptım. Buradaki muhafızlar günde on dolar alıyor ve işlerine gelmiyorsa işi bırakabiliyorlar, ama onlar bana ayda otuz dolar artı fasulye verdiler ve işi bırakmayı denediğim anda beni vuracaklardı. Bankacılar için çocuk oyuncağıydı bu.”

Yine bir sessizlik oldu. Paul gözlerini kapamıştı ve hikâyesinin bir kısmını bu şekilde, zihnindeki görüntülere bakarak anlattı.

Müttefikler ilk önce Vladivostok şehrini aldı. O şehri grevciler ele geçirmiş, gayet iyi bir hükümet kurmuşlardı ve her şey yolundaydı. Fazla direnmediler; yaptığımız şey onları öyle şaşırtmıştı ki. Bir binayı savunmaya çalışan bir iki liman işçisi vurduk ve grevciler geçit töreni eşliğinde büyük bir cenaze töreni düzenledi; kırmızı tabutları onları neden vurduğumuzu soran flamalarla birlikte Amerikan konsolosluğunun önüne getirdiler. Olay Temmuz’un dördüne rastlamıştı ve biz kendi devrimimizi kutluyorduk; onlarınkini neden bozmuştuk? Cevap veremedik tabii, bunu neden yaptığımızı bilen yoktu ama yavaş yavaş öğrenmeye başladık.”

Paul susup o kadar uzun zaman bekledi ki Bunny devam etmeyeceğini sandı. “Nedenmiş, Paul?”

İşte, şehrin hemen dışında, demiryolu boyunca tarlalar vardı; üstüne altı metre yükseliğinde şeyler yığılmış, on beş yirmi dönümlük bir araziydi sanırım; silahlar, bombalar, lokomotifler, raylar ve makineler, kamyonlar; bir savaşı kazanmada yardımcı olacak her çeşit şey vardı. Kimileri kutuluydu, kimilerinin üzerine muşamba bile örtülmemişti, yağmurun altında öylece duruyor ve yavaşça toprağa gömülüyorlardı; ağır olanların bazıları altmış santim kadar çamura gömülmüştü. Vapurlarla Rusya’nın içlerine taşınmak üzere getirilmiş, en az yüz milyon dolarlık malzeme vardı; ama sonra devrim olmuş ve orada kalmışlardı. Görevlerimizden biri de onları korumaktı. İlk başta tabii ki hükümete ait olduklarını düşündük; derken yavaş yavaş hikâyenin aslını öğrendik. Bunlar ilk olarak İngiliz hükümeti tarafından Çarlık hükümeti için satın alınmış ve İngilizler Çar’dan senet almıştı. Sonradan, savaşa bizim de girmemizin ardından, Morgan Şirketi senetleri İngiliz hükümetinden devralmıştı; yani bu senetler Morgan’ın teminatıydı ve Vladivostok’taki hükümeti bu malzemeleri Morgan adına korumak için devirmiştik.”

Yine sessizlik oldu. “Paul,” dedi Bunny tedirgin bir sesle, “bundan emin misin?”

Paul güldü ama yüzünde mutluluk yoktu. “Emin miyim?” dedi. “Dinle, evlat. Demiryolunu işletmeleri için iki yüz seksen adamdan oluşan bir keşif kolu yolladılar; trafik uzmanları, telgrafçılar, hat işçileri, mühendisler. Hepsi askeri üniforma giymişti ve en düşük rütbelileri teğmendi; tabii onları bizim gibi ordudan sandık. Ama iyi para alıyorlardı ve Tanrı şahidimdir, para ordudan değil bir Wall Street bankasından çekler halinde geliyordu! O çeklerden onlarcasını gördüm. Demiryolunu bankacılar adına işletmek için gönderilmiş özel bir ekipti bu.”

Neden peki, Paul?”

Söyledim ya, grevi kırmak için. Tarihteki en büyük grevi; Rus işçiler toprak sahiplerine ve bankacılara karşı; bizim işimizse işçileri bastırıp toprak sahipleriyle bankacıları daha da yükseltmekti! Orada burada sığınmacılar, Çar’ın ordusundan eski subaylar, grandükler ve onların metresleri, toprak sahipleri ve onların aileleri vardı; bunlar bir araya gelip hükümet kurduk diyor, biz hemen ihtiyaç duydukları bütün malzemeyi sağlıyorduk ve adamlar sahte para basıp bazı maceraperestlere veriyor, bir avuç köylü bulup ‘askere alarak’ ordu kurmuş oluyor, sayemizde demiryolunu kullanıp bir Sovyet hükümetini daha devirerek yüzlerce ya da binlerce işçiyi daha katlediyorlardı. Son bir buçuk yıldır işim buydu, hasta olmama şaştın mı?”

Paul, kimseyi öldürmek zorunda kaldın mı?” Ruth bunu dehşet içinde sormuştu.

Hayır, kimseyi öldürdüğümü sanmıyorum. Ben marangozdum ve bir tek sözde müttefikimiz olan Japonlarla çarpıştım. Japonlar aslında ülkeyi ele geçirmek için orada olduklarından, ne ‘beyaz’ Rusların ne de ‘kızılların’ başarılı olmasını istiyorlardı. Yaptıkları ilk iş ‘beyaz’ devletin parasının sahtelerini basmak oldu; milyarlarca sahte rubleyle gelip gördükleri her şeyi satın aldılar; bankalar, oteller, mağazalar, emlak; kapitaliste dönüşüp ‘beyaz’ hükümeti sahte paralarıyla devirdiler. Orada olmamız ve aslında ‘beyazlara’ yardım etmemiz hiç hoşlarına gitmiyordu; işimize burunlarını soktular ve birliklerimizle hat kurup beş dakika içinde gitmedikleri takdirde ateş açacağımızı söylediğimiz zamanlar oldu. Onlar da bizimkilere sürekli sataşıyordu; bana karanlıkta üç el ateş edildi; bir kurşun şapkamı, diğeri gömleğimi delip geçti.”

Ruth parmaklarını birbirine kenetlemiş, bembeyaz bir suratla öylece oturuyordu. O anda kurşunların Paul’ün giysilerini delip geçişini görüyordu! Savaşa karşı nefretinin bir nebze azalmadığı kesindi!

Bizimkilerin çoğu Japonlardan nefret etti,” dedi Paul; “ama ben etmedim. Bütün bu olanlardan bir dünya görüşü edindim; tek kazancım bu oldu. Japonya’daki yönetici sınıf bir kıtanın yarısını elinde tutuyor; ama o zavallı askerlerin ellerinde tuttuğu tek şey benimkinden de düşük bir maaştı. Oraya neden geldiklerini bile bilmiyorlardı, onlar da kaçırılmıştı. Aralarında Amerika’yı görmüş olanlar vardı ve onlarla konuşurken anlaşmakta hiç zorluk çekmedik. Aynı şey Çekoslovaklar, Almanlar, hatta rastladığım bütün milletler için geçerliydi. İnan bana, Bunny, erler aralarında konuşup anlaşabilseler, savaş falan olmazdı. Ama buna vatan hainliği deniyor ve denediğin anda vuruluyordun.

(…)

Petrolcüler de aynı, grevciler de,” dedi Paul. “Bizim grevdeki şu Mandel denen küçük Rus Yahudisini hatırlıyor musun? Balalayka çalar, bize Rusya’yla ilgili şarkılar söylerdi; ‘kızıl’ olduğu için konuşma yapmasına izin vermezdik. Tesadüf bu ya, giderken, ona Manila’da rastladım. Bir vapurda kasara altında Rusya’ya giderken Bolşevik olduğunu anlayıp gemiden atmışlar ve bütün eşyalarını, balalaykasını bile elinden almışlar. Ona beş dolar borç verdim ve altı ay sonra İrkutsk’taki bir YMCA barakasında ortaya çıktı. Balalaykası orada bir rafta duruyormuş ve görür görmez, ‘Ah, bu benim. Ne işi var burada?’ demiş. Çalmayı bilmeyen bir askerin getirdiğini söylemişler. ‘Çalmayı biliyorsan, senin olabilir,’ demişler, o da çalmış; bize de Volga’da Denizciler’i ve Enternasyonal’i çaldı; ama kimse ne çaldığını anlamadı tabii. Birkaç gün sonra tutuklanma emri geldi ama kaçmasına yardım ettim. Aylar sonra ona Omsk yakınlarında, kırlarda rastladık; Sovyet komiseri olmuş, Kolçak’ın adamları onu yakalayıp canlı canlı, burnuna kadar, bir tek nefes alabileceği şekilde toprağa gömmüş. Onu bulduğumuzda karıncalar gözlerini yemişti ama hâlâ hayattaydı, alnını kırıştırabiliyordu.”

Paul bunu Bunny’yle başbaşayken anlattı; Bunny dehşetten dili tutulmuş halde öylece kalakaldı. “Ah, evet,” dedi Paul, “bu türden şeylere şahit olmak zorunda bırakıldık. Sana çok daha kötü şeyler anlatabilirim; savaşta değil soğukkanlı bir şekilde vurulmuş, kadınlı erkekli hatta içlerinde bebeklerin olduğu yüzlerce cesedin gömülmesine yardım ettim. ‘Beyaz’ subayların kadınları birbiri ardına başlarından vurduğunu gördüm; bizim demiryolu çalışanlarımızın -yani bankacıların demiryolu çalışanlarının– getirdiği Amerikan mermileriyle. Bizim çocukların çoğu resmen delirdi. Gemiden inen iki bin askerin yüzde onunun bile normal olduğunu zannetmiyorum. Bunu bizim doktora da söyledim, bana hak verdi.”

Bütün bunlar Bunny’ye öğretilenlerden o kadar farklıydı ki düşüncelerinin bu yeni bilgilere uyum sağlaması kolay olmayacaktı. Gidip düşünüyor, bir dizi soruyla birlikte tekrar Paul’ün yanına dönüyordu. “Yani Bolşevikler kötü insanlar değil mi, Paul?”

Paul de yanıtlıyordu: “Kuralı uygula: Paradise’ı hatırla! Onlar da grev yapan bütün işçiler gibi birer işçiydi. Çoğu Amerika’dan gelmişti; burada öğrenim görmüştü. Onlarla tanışıp uzun sohbetler ettim; hepsi de bu ülkeyi gezip dolaşmış, iyi insanlar. Rusları cehaletten ve boş inançlardan kurtarmayı amaçlayan, çağdaş fikirlere sahip insanlar. Eğitime inanıyorlar; eğitime bu kadar inanan insanlar görmedim; sürekli dersler veriyor, konuşmalar yapıyor, bir şeyler yayınlıyorlardı; inanmazsın, evlat, eski kahverengi kasap kâğıtlarına, bizim ordunun attığı paket kâğıtlarına basılmış gazeteler gördüm. Epeyce Rusça öğrendim; bizim grevcilerin Paradise’ta bastıklarından bir farkları yoktu; ama tabii bu insanlar patronlarla savaşta bizden çok daha ileri durumdalar, durumu bizden daha net görebiliyorlar.”

Bunny biraz ürkmüş, öylece bakakalmıştı. “Paul! O zaman Bolşeviklerle aynı fikirdesin!”

Paul acı acı güldü. “San Francisco’ya git de, gemiden inenlerle bir konuş! Orduda Bolşevik olmayan tek bir adam kalmadı; sadece erler değil, subaylar da öyle. Sanırım bizi bu yüzden eve getirdiler. Arhangelsk’de ayaklanma oldu, biliyorsun; belki de duymamışsındır.”

Bir şeyler duymuştum.”

İnan bana, Bunny; ben oradaydım, kendi gözlerimle gördüm. O ülkede bir şeylere, dayanışmaya inanan, Bolşevikler’den başka kimse yok; ayrıca ülkeyi onlar yönetecek; bu sözümü unutma, bizim yaptığımız gibi Japonlar da oradan gidecek. Amaçları uğruna son kişi de ölünceye kadar savaşacak olan insanları asla yenemezsin.”

Bunny çekinerek, “Öyleyse bize söylenen doğru değil,” dedi; “kadınların ‘millileştirildiği’ konusunda?”

Ah, Tanrım!” dedi Paul. “Bu saçmalıklara inanmış mıydın?”

Neye inanacağımızı nereden bilebilirdik ki?”

Paul güldü. “Bir daha düşününce, Bolşeviklerin ‘millileştirdiği’ kadınlara cidden rastladım; öğretmen olarak. Kendi ordularındaki adamlara okuma yazma öğretip bildiklerini on kişiye daha öğreteceklerine ant içirdiler. Trans Sibirya demiryolundaki bir sığır vagonunda böyle onlarca kadın gördüm; bir battaniyeleri, tuvalet yerine geçecek bir kovaları bile yoktu; yastık yerine tahta blokları kullanıyorlardı. Çoğu Asya kolerasına yakalanmıştı ve on-on iki gündür yoldaydılar; hepsi savaş esiriydi ve İrkutsk’a gidip yargısız idam edilmeyi bekliyorlardı. Öte yandan, Bunny, gerçek şu ki, Sibirya’da geçirdiğim on sekiz ay boyunca Bolşeviklerin tek bir zulmüne rastlamadım ve rastlayan tek bir kişiyi de görmedim. Hiç yoktur demiyorum; tek söylediğim, bütün Rusya’yı dolaşmış, hem Amerikalı hem de Rus birçok insanla tanıştım ve Bolşeviklerin tek zulmünün işçilere dünyayı yönetme hakkına sahip olduklarını öğretmek olduğunda herkes hemfikirdi. Vladivostok’tan Odesa’ya, oradan Arhangelsk’e kadar, Rus devrimi için şöyle bir formül uygulayabilirsin: ‘Kızıllar’ın öldürdüğü ya da idam ettiği tek bir kişiye karşılık, ‘beyazlar’ onlarca, yüzlerce kişiyi öldürmüştür. ‘Beyazların’ uyguladığı şiddete dair bir şey duymuyoruz çünkü gazeteler bunu haber yapmıyor; onların tek işi, Lenin Troçki’yi öldürmüş de, Troçki onu hapse atmış, bunu anlatmak.”

[Upton Sinclair, Petrol]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar