Yargıda 12 Eylül ve bugün-II

Yargıda 12 Eylül ve bugün-II

12 Eylül darbesi, bugün yaşadığımız faşizmin kurucu iktidarıdır. Bu nedenle yargılama pratiği, içinde çok sayıda kara mizah konusu yargı olayları yer alsa da trajiktir

Mahkemelerde verilen kararlar, iddianameler, savunmalar, yaşanan olaylar gündemden hiç düşmüyor. En son Canan Kaftancıoğlu’na, 6 yıl önce paylaştığı sosyal medya mesajları bahane edilerek açılan davada 9 yıl 8 ay hapis cezası verildi. Yargının siyasi kavgada iktidarın elinde muhaliflere karşı silah olarak kullanıldığına bir kez daha tanık olduk.

12 Eylül askeri faşist darbesinin 39. yıldönümünde, 12 Eylül yargılamaları ile bugünkü yargılamalar arasındaki tarihsel ilişki, benzerlik ve farklılıklar konusunda, her iki dönemin toplumsal ve siyasal davalarında avukatlık yapan Av. Kazım Bayraktar ile yaptığımız röportajın ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

Alınteri: 12 Mart 1971-12 Eylül 1980 arası dönemde yargı ne durumdaydı, siyasal açıdan nasıl bir işleve sahipti?

İktidarın gelişen devrimci mücadeleyi ezmek amacıyla planladığı DGM’leri kurma teşebbüsüne, sendikal örgütlülüğü güçlü olan işçi sınıfı başta olmak üzere öğrenciler ve ezilen halk kesimleri geçit vermedi. İktidar yargıyı istediği gibi kullanmayı bu dönemde başaramadı. Grev, boykot ve direnişler, kendi içinde siyasal ve ekonomik merkezileşme sağlayamayan, ithal ikameci birikim modelinin yapısal zaaflarıyla da malul egemen sınıfın siyasal krizini de derinleştirdi. Egemen sınıf içindeki çatlaklar 12 Mart darbesi öncesinde başlamış ve darbe sonrası tüm devlet kurumlarına yansımıştı. 27 Mayıs Anayasası’nın da katkısıyla kendine özgü bir “güçler ayrılığı” durumu söz konusuydu. Hükümetin çıkardığı bazı yasalar Anayasa Mahkemesi’nden, idari teşkilatta yaptığı bazı düzenlemeler Danıştay’dan dönüyordu. Toplumsal tabanda gelişen devrimci dalga ve işçi sınıfının grev ve direnişleri karşısında hazırlıksız yakalanan egemen sınıf, alan hakimiyetini yitiriyor, ülkücü sivil faşist milisler de ABD’nin “yeşil kuşak” stratejisi çerçevesinde desteklenip komünizme karşı kullanılan siyasal İslamcı gericilik de yetersiz kalıyordu. Ancak silahlandırılmış sivil faşist güçlerle devrimciler arasındaki silahlı çatışmalar, ülke çapında düzensiz bir biçimde yayılıyor, günde on-on beş kişi hayatını kaybediyordu. Silahlı çatışmalar, burjuva medyanın manipülatif etkisiyle toplumda “sağ-sol çatışması” algısı yaratıyor, (devrimci yapıların iktidarın siyasal amaçlarını kavramaktaki eksiklik ve hatalarının da etkisiyle) çatışmaların arkasındaki sınıfsal gerçeklik perdeleniyordu. Bu çatışmalara devletin gladyo tipi çeteleri tarafından organize edilen katliamlar eşlik ediyordu. Öyle ki, 1980’e doğru “sağ-sol çatışması”na karşı can güvenliği talebi giderek öne çıkmaya başladı. Can güvenliği, yaklaşmakta olan yeni darbenin önde gelen bahanelerinden biri ve meşruiyet nedeni olacaktı.

Bu koşullarda neoliberal politikaların uygulanması da olanaklı değildi. 12 Mart darbesinde olduğu gibi tehdit ve zor yoluyla sadece hükümeti değiştirmek ve ara rejim hükümetleri kurmakla çözülecek bir durum da değildi. Türkiye siyasi ve ekonomik yapısının neoliberal politikalara uygun olarak baştan aşağı yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Ancak bu yapılandırma tüm burjuvaziyi ve emperyalist kesimleri de arkasına alan, planlı ve hedefli bir askeri darbeyle başarılabilirdi. Öyle de oldu.

1980’de yürürlüğe konulan ve tarihe “24 Ocak kararları” diye geçen IMF dayatmalarının sonuçlarına işçi sınıfının grevlerle verdiği yanıt, neo-liberal yeniden yapılanmanın önündeki diğer engellerle birleşince ABD’nin “bizim çocukları” harekete geçti ve 12 Eylül sabahı askeri faşizminin kanlı süreci başladı.

12 Eylül 1980, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve en kanlı darbesiyle başlayan tarihsel bir dönüm noktasıdır. Emperyalist-kapitalist neoliberal politikaları ve IMF patentli 24 Ocak kararlarını hayata geçirme hedefli programa sahipti. Ekonomi ve siyaset ile birlikte toplumun da neoliberal yönde yeniden yapılandırılmasını amaçlayan bu programın en önde gelen iki hedefi vardı. Biri siyasi ve ekonomik yapının merkezileştirilmesi diğeri ise başta devrim ve sosyalizm iddiası taşıyan siyasi yapıların ve işçi sınıfı örgütlülüğünün tasfiyesi olmak üzere, tüm siyasal muhaliflerin atomize edilerek kontrol altına alınmasıydı. Darbe öncesi burjuva siyaset alanında yer alan, burjuva iktidar ve muhalefet partileri dahi kapatıldı, yöneticileri ve önde gelen kadroları ya ev hapsi ile ya da tutuklanarak etkisiz hale getirildiler. MHP yöneticileri ve bazı ülkücü tetikçilerle birlikte hapsedilen faşist elebaşı Alpaslan Türkeş savunmasında, darbecilere sitem eden şu meşhur cümlesi ile her şeyi özetleyiverdi: “Fikirlerimiz iktidarda biz içerdeyiz”. Bugünkü MHP ise hem parti olarak hem fikir olarak iktidarı AKP ile paylaşıyor.

Burjuva siyaset arenasının daha merkezi olarak yeniden yapılandırılabilmesi için eski aktörlerin ve partilerin tasfiye edilmeleri gerekiyordu. Geçmişin faturası, yönetici sorumlulukları üzerinden bu siyasetçilere ve partilere çıkarıldı, yeni süreçte ayak bağı olmaları engellendi. Siyasal muhaliflerin tasfiye edilmesinde önde gelen araçlardan biri de her zaman olduğu yargıydı.

Alınteri: Tarihsel koşulları dikkate alarak 12 Eylül yargı sitemi ile bugünkü yargı sistemini karşılaştırabilir misiniz?

Önce bir benzerlikten söz ederek başlamak istiyorum. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk yargı sistemi, çok kısa süren bazı siyasal dönemler istisna olmak üzere, hukuk mahkemeleri dahil esas itibariyle yürütmenin hiyerarşik yapısı içinde, Adalet Bakanlığı ve hakim-savcı kurulları (Yüksek Hakimler Kurulu, HSYK, HSK) aracılığıyla bir alt birim olarak yapılandırılmıştır. 12 Eylül ile bugünün siyasal yargılama sistemini öncelikle yargı sistemleri açısından karşılaştırmak gerekir.

12 Eylül askeri faşist darbesi mevcut Anayasal rejimi ortadan kaldırarak, devleti yukarıdan aşağıya yeniden yapılandıran bir darbeydi. Genelkurmay Başkan’ı Kenan Evren’in Başkanlığında ve 4 kuvvet komutanı ile birlikte 5 generalden oluşan, adına Milli Güvenlik Konseyi denilen cunta ekibi yasama gücünü de eline aldığını ilan etti ve “MGK yasaları” peş peşe gelmeye başladı. Devletin bütün kurumları bu yasalarla yeniden yapılandırılırken siyasi yargılama yapacak mahkemeler de yeniden düzenlendi. Maraş Katliamı’nı müteakip darbe öncesi bazı bölgelerde ilan edilen sıkıyönetimlerle birlikte görev yapmaya başlayan sıkıyönetim mahkemeleri darbe sonrası tüm ülkede faaliyete geçirilirken, siyasal yargılama görevi tümüyle askeri mahkemelere devredildi. Yüzbinlerce insanı sorgulayıp yargılamaya yeter sayıda askeri savcı ve hakim bulunmadığı için sivil savcı ve hakimler atandı. Ancak bu atamalarda az sayıda da olsa sıkıyönetim komutanlarının hoşuna gitmeyecek kararlar veren sivil ya da askeri hakimlerin de yer aldığını yargılama pratiği ilerledikçe gördük.

Siyasal yargı sistemi askeri merkezi yapı içinde oluşturulmuş, tümüyle askeri idareye ve dolayısıyla MGK’ya bağlanmıştı. Mahkemelerin adları bile bu hiyerarşik yapı içinde belirlenmişti. Örneğin “4. Kolordu Ve Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi” gibi.

Bugünün siyasi yargısı ise sivil bürokratik-hiyerarşik bir yapıya sahip. “Sivil” olması, 12 Eylül mahkemelerinden farklıymış gibi aldatıcı bir görünüm arzediyor. Sivil görüntüyü kazıdığımızda altından çıkan manzaranın, iktidar odağının, hatta sadece Cumhurbaşkanı’nın komuta edebileceği, (DGM’ler döneminde bile bu kadar değildi) bir yargı yapılanması olduğunu görüyoruz. Bu nedenle ancak 1920’li yılların İstiklal Mahkemeleri ve 12 Eylül mahkemeleri ile kıyaslanmayı hakediyor.

Bugünkü siyasal yargı sistemi Anayasa değişiklikleri ile birlikte özel yasalar yürülüğe konularak oluşturuldu. İktidarın en merkezi gücüne ve politikalarına bağlı çalışmaya uygun nitelikte hakim ve savcı atamaları yapıldı. Bu mahkemeler yürütmeye ve aslında tek kişiye bağlı çalışıyorlar. Mevut yargı tarihte olduğu gibi iktidarın operasyonel gücü olarak faaliyet gösteriyor

Yargının, merkezi siyasi yapının da ötesinde tek lidere bağlandığı yargılama biçimine Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana ik kez tanık olunduğunu söyleyebiliriz. Birincisi İstiklal Mahkemeleri ki uzun bir süre sadece Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e bağlandı diğer zamanlarda da yine onun yönettiği iktidara bağlı kaldı. İkincisi bugünkü siyasal yargılamaları yapan, tutuklama kampanyaları düzenleyen sözde “olağan” mahkemelerdir. Bunların içinde özellikle bazı hakim ve savcıların doğrudan Cumhurbaşkanı ile işbirliği içinde olduklarını, defalarca tanık olduğumuz pratiklerine bakarak söyleyebiliriz. İktidarın hedeflediği muhalif kesimlerin önde gelenleri hakkında açılan soruşturma ve davalar bu hakim ve savcıların görev yaptıkları mahkemelere tevzi ediliyor. Bazen bir mahkemede görülmekte olan bir davada iktidarın hesap ve çıkarına ters bir karar verildiğinde mahkeme heyeti bir gecede değiştirilerek Saray’ın operasyonel gücü olan savcı ve hakimler atanabilmektedir. Gezi isyanından sonra kurulan sulh ceza hakimlikleri ise gözaltı operasyonlarını müteakip, yasa ve kural tanımaz bir biçimde çoğu zaman gayrı meşru nitelikte tutuklama kararları veren yargı birimleridir.

Yargının tepesinde HSYK denilen ve hukuk okumuş siyasetçilerden oluşan bir kurul var. Ancak bu kurul AKP döneminde adım adım gerçekleştirilen yasal müdahaleler ve özellikle “yetmez ama evet Anayasası” olarak da sıfatlandırabileceğimiz, 2010 Anayasa değişikliği ile tazelenen 12 Eylül Anayasası sayesinde daha hızlı bir biçimde siyasi iktidar blokuna bağlandı ve iktidarın politikalarını gözü kapalı uygulamaya teşne savcı ve hakim atamaları hızlı bir biçimde gerçekleştirildi. AKP-Fethullah Gülen Cemaati koalisyonu devam ediyordu. Cemaate biat etmiş savcı ve hakimler bu tazelenmiş 12 Eylül Anayasası sayesinde yargı kurumlarını tam anlamıyla istila ettiler. İktidarı paylaşan muhafazakar faşist bu iki siyasi güç, devlet yapısını siyasal merkezileşme yolunda adım adım dönüştürüyorlardı. Ordu, polis, MİT ve yargı bu kurumların başında geliyordu.

Burada bir parantez açarak 2010 Anayasa değişikliği referandumunu hatırlayalım. Devlet kurumları ve kapitalist sistemin birçok alanı neoliberal politikalar doğrultusunda ve sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılırken, iktidarı paylaşan iki güç odağı bu süreci kendi çıkarlarına göre biçimlendirmeye ve kurumlarda kadrolaşmaya çalışıyordu. AKP-Cemaat ittifakı, hükümet olmanın, Mecliste büyük bir çoğunluğa sahip olmanın, burjuva siyaset arenasında başka ciddi alternatiflerinin bulunmamasının, ABD ve AB desteğinin avantajlarını kullanarak devletin bazı temel baskı aygıtları içinde, başta polis, MİT ve merkezi yüksek bürokrasi olmak üzere kadrolaştı ve sonrasında da orduya üst üste “balans ayarları” çekti. Önünde en ciddi engel olarak Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu gibi yüksek yargı organları kaldı. Buralarda da kadrolaşmaya ve elini çabuk tutmaya ihtiyacı vardı. Orduyu henüz tam istediği duruma getirememiş, bazı kesimlerde intikam duygularını kabartmışken, yakın bir süreçte seçim kaybedip hükümetten düştüğü takdirde kendilerini sanık sandalyesinde ve cezaevlerinde bulabilirlerdi. Bu nedenle 12 Eylül Anayasası’nı esas olarak muhafaza edip -çünkü iktidarda olana çok kapsamlı, yetkili ve güçlü baskı aygıtları ve olanaklar sunuyor- yüksek yargı organlarının kadro yapılarını ve iç dengelerini hızla değiştirecek Anayasa değişikliğine olmazsa olmazlık derecesinde ihtiyacı vardı. Bu sadece AKP’nin değil, çıkarları ona bağlı sermaye kesiminin de ihtiyacıydı. Egemen güçlerin “evet-hayır” çatışması da bu noktada odaklandı. Kamuoyunda öne çıkarılan “demokratik açılım” iddialı “evet” propagandasına malzeme olarak kullanmak amacıyla düzenlenen bazı maddeler ise paketin kenar süslerinden ibaretti. Bu kenar süslerinin hiçbiri adım adım gerçekleştirilen faşist siyasal merkezileşmeyi engelleyecek içerikte maddeler değildi.

Sınıf perspektifli siyaset kavrayışından yoksun, “radikal demokrasi” hayalleriyle ve siyasal körlükle malul sol liberal kesimlerin “yetmez ama evet” kampanyasının da katkısıyla değişiklik paketi referanduma sunuldu, egemenlerin tüm propaganda araçları seferber edildi, siyasal gerçeklik manipüle edildi. Anayasa değişikliği iktidarın oylandığı bir referanduma dönüştürüldü ve sonuçta kabul ettirildi. Siyasal merkezileşme referandumdan sonra hız kazandı. Ancak kapitalizmin derinleşen ekonomik krizi iki siyasi gücün iktidarı paylaşma krizini de öne çıkardı. Merkezileştirilmekte olan siyasi yapıya öncelikle ve ağırlıklı olarak hangi odak hükmedecekti? Bu sorun ekonomik alanın paylaşımını da etkileyecek bir konuduydu. Sermaye cephesindeki işler sadece hukuk temelli serbest rekabetle yürümüyordu. Paylaşım krizi derinleşti, kavga büyüdü ve 15 Temmuz darbeleşmesi Cemaatin yenilgisiyle sonuçlanınca, cezaevinden çıkardığı Ergenekoncuları da yanına alan AKP odağı siyasi ve ekonomik merkezileşmede tek söz sahibi haline geldi.

Yargı kurumlarındaki gelişmelere yeniden dönersek; referandumu müteakip yargı el değiştiriyor, iktidarı paylaşan güçler yargıyı da paylaşıyorlardı. Yargı kurumları iktidar odaklarının gücüne göre hızla el değiştirebilen ve paylaşılabilen, bu paylaşım koşullarına göre siyasi hiyerarşik iç işleyiş mekanizması da oluşturulabilen bir özellik kazanmıştı. Yasal kurallara göre şekil olarak varlığını sürdüren bürokratik merkezi yapıdan çok, siyasi fiili hiyerarşi işliyordu. Referandum öncesinde Cumhurbaşkanlığı atamaları ile yüksek yargı kurumlarında belli bir yol alınmış, Cemaat ile AKP odağı el ele vererek Ergenekoncu olarak adlandırdıkları Kemalist kesimi oldukça zayıf düşürecek ölçüde ordudan ve yargıdan tasfiye ederek tutuklatmışlar ve kendi hakimlerine yargılatmışlardı. Referandumdan 3-4 yıl sonra, özellikle Gezi isyanının da tetiklemesiyle, paylaşım krizi tırmanırken, ortakların ellerinde bulunan devlet kurumlarını birbirlerine karşı silah olarak kullandıklarına tanık olduk. MİT müsteşarı hakkında soruşturma, 17-25 Aralık operasyonları, cihatçı çetelere silah taşıyan MİT tırlarının deşifre edilmesi vs. kapışmayı su yüzüne çıkaran olaylardı. Yargı yine silah olarak kullanılıyordu.

Keser ve sap bir kez daha döndü, Cemaat ve AKP arasındaki kavga 15 Temmuz darbeleşmesiyle noktalandı. Hesaplar değişti ve Ergenekoncu Kemalistlerle AKP arasında gelişmekte olan ittifak Cemaati tasfiye etti. Tasfiye bu kez tarihte eşi görülmemiş bir biçimde yapıldı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, asker ve polislerle birlikte binlerce hakim ve savcının terörist ilan edilerek tutuklanmalarına, ihraçlarına tanık olduk. Yargının merkezileştirilmesi ve merkezi ele geçirme kavgası yargının yapısındaki sınıfsal-siyasal gerçekliği bir kez daha kesin olarak kanıtlanmış oldu.

15 Temmuz en çok AKP iktidar odağına yaradı. Yargı bu süreçte tehdit ve baskı yöntemleri de kullanılarak HSK, Adliye Başsavcılıkları, sulh ceza hakimlikleri üzerinden ve fiilen doğrudan Saray’a bağlanmaya başlandı. Bütün hakim ve savcıların ipleri HSK ve Adalet Bakanlığı üzerinden Saray’ın ve Erdoğan’ın eline geçti. Bugünkü yargı, bu siyasi merkezileşme özelliği itibariyle 12 Eylül’le paralellik arzeder. 12 Eylül’ün tarihsel sonuçlarından biridir aynı zamanda.

Her iki dönemin siyasi merkezileşme koşulları siyasal hedeflere bağlı olarak biçimlendi, yargı sistemleri de bu hedeflere göre biçimlendirildi. 12 Eylül darbecileri “siyasetler üstü” olduklarına dair yarattıkları algıyı yargıya da belli ölçülerde yansıttılar. Yargı, cuntanın önde gelen darbe bahanesi olan can güvenliğini sağlamak için sağı da solu da cezalandıracaktı. Erbakan ve Türkeş’in bir kısım parti yöneticisi siyasi ekipleriyle birlikte tutuklanmalarının, hatta birkaç ülkücü faşist katilin dahi idam edilmelerinin nedenlerinden biri de buydu. Bugünkü iktidar ise, eski ortağını kanlı bir biçimde tasfiye ederek, 12 Eylül darbesiyle başlayan, Anayasayla korunan siyasi merkezileşmenin sağladığı olanakları daha da ileri boyuta götürüp üzerinde tepinerek, klasik devlet biçimini dahi ortadan kaldırarak, kendi siyasi ve ekonomik odağının çıkarlarına göre ve kural tanımaz bir biçimde, yine faşist siyasi ve ekonomik merkezileşme temelinde yeniden yapılandırıyor. Bu durum yargıya, 12 Eylül’den daha az faşizan olmamakla birlikte, daha fazla kirlenme ve kural tanımazlık olarak yansıyor. Eski hükümetler döneminde de tanık olduğumuz yolsuzlukların da ötesinde, tek lidere bağlanmış belli kişi ve kesimlerin çıkarları etrafında fiilen organize olan bir yapı, genel devlet çıkarlarının da önüne geçmiş durumdadır. 12 Eylül’ün “siyasetler üstü” devlet politikasının yerini etnik ve dini temelde kışkırtma-ayrıştırma politikası alırken, devlet genel olarak burjuvazinin devleti olmakla birlikte, belli siyasi-ekonomik güçlerin özel örgütüne dönüşmüş gibidir. Bugünkü yargı da bu duruma paralel olarak belli baskı ve tehdit yöntemlerinin de devreye girdiği, kirli çıkarlar ve hesaplar hiyerarşisine dönüştü. İki dönemin yargı politikaları arasında başta gelen farklılıklardan biri de budur. Ancak bu, sınıfsal açıdan özsel değil biçimsel bir farklılıktır.

Alınteri: İki dönemin siyasal hedef ve yöntemlerindeki farklılıklar ve benzerlikler bugünkü yargılama pratiklerine nasıl yansıyor?

Her iki dönemin siyasal yargılama pratiklerinde bazı farklıklar ve ortak yanlar vardır. Önde gelen ortak özellik, tarihsel ortak düşmanları olan komünistleri, devrimcileri, Kürtleri ve siyasi öznelerini hedef almalarıdır. Diğer önemli benzerlik yargının tümüyle yürütmenin denetim ve kontrolü altına alınmış olmasıdır.

12 Eylül mahkemelerinde de suç isnadları terör kavramı altında biçimlendirilmişti. O dönemde yürürlükte olan TCK’da “silahlı çete” olarak ifade edilir, silahlı eylem isnadı söz konusu olduğunda Anayasal düzeni zor yoluyla değiştirme iddiasıyla idam cezaları gündeme getirilirdi. Ayrıca eski TCK’nun meşhur 141-142. maddeleri kapsamında “komünist örgüt ve propaganda suçları”ndan da yargılamalar yapılırdı. Bugünkü siyasal davalarda tanık olduğumuz suçlamalardan öz olarak farklılığı yoktur. Kavramlar değişmiştir.

12 Eylül’ün soruşturma ve yargılamalarında işkence ön plandadır. Yargılananların yüzde 90’ı şu veya bu şekilde işkenceden geçirildi. İşkence hem önde gelen yıldırma aracı hem de maddi kanıt elde etme yöntemi olarak yaygınlaştırıldı. Örgüt üyeliği suçlamalarında illegal örgüt yapısı içinde örgütün belli bir biriminde faaliyette bulunma, kod adı kullanma gibi maddi unsurlar aranırdı. Bulunamazsa işkence yoluyla elde edilirdi. Bu ifadelerde genellikle, örgüt üyeliğinin kabulü ile birlikte örgütün hangi biriminde hangi kod adı ile hangi eyleme ve faaliyetlere katıldığı yazılırdı. Çünkü, bugünkü yargılamalardan farklı olarak 12 Eylül yargılamalarında, ceza hukukunda esas olan fiilin yargılanması ilkesi genel olarak geçerliydi.

Önce 90 gün, bir süre sonra 45 gün olarak uygulanan işkenceli gözaltı süresinde avukat yardımı hayal bile edilemezdi. Bugünkü yargılamalarda ise işkence ağırlıklı değildir. Avukat bulundurma hakkımız, susma hakkımız bile var. Ancak bugünkü yargılamalarda maddi kanıta ihtiyaç yok. Örneğin örgüt üyeliği suçlamasında örgütün içinde ve belli bir biriminde faaliyet gösterme, kod adı kullanma, doğrudan örgüte ait materyalleri bulundurma, doğrudan illegal örgütün adının geçtiği eylemlere katılma ya da yönetme gibi, örgüt ile olan ilişkiyi maddi kanıta bağlayan eylemsel unsurlar artık aranmıyor. Nazım Hikmet’i yargılayan mahkemenin askeri savcısının dediği gibi “bu tür davalarda maddi kanıt arayacak kadar saf değiller”. Niyet okumaları yapılıyor, düşünceler yorumlanıyor, resmi onaylı yasal kurumlar “yasadışı örgütün yasal uzantıları” veya “açık alan yapılanmaları” olarak nitelendiriliyor, MİT ve Emniyet tarafından raporlanmış bu kurumlarla kurulan yasal ilişkiler, kurumların etkinlikleri örgüt üyeliği suçlamasında kanıt olarak kullanılıyor. Öte yandan da bu kurumların faaliyetlerini sürdürmelerine resmi onay verilmeye devam ediliyor. Oysa 12 Eylül iktidarı bu konuda daha tutarlıydı. Çok sayıda yasal kurumun yöneticileri hakkında tutuklama kararları çıkarılmış ve yargılanmışlardı, TÖB-DER, DİSK, Barış Derneği gibi. Ancak bu davalarla birlikte kurumlar da kapatılmıştı. Bugünkü iktidar bu konuda ikiyüzlü bir tutum sergiliyor. Yasadışı örgütün “açık alan yapılanması” olarak raporladığı kurumları kapatmıyor, tuzak gibi kullanıyor, demokrasi vitrininde varlıklarını sürdürmelerine izin veriyor, ancak bu kurumlarla ilişkilenenleri “manidar zamanlamalar”la gözaltına alıyor, tutukluyor, yargılıyor, hapis cezalarına mahkum ediyor. Sonuç olarak biçimde farklılaştığı 12 Eylül yargısı ile özde benzeşiyor.

12 Eylül yargılamaları, yeni bir devlet yapılanmasının temelini atarken iktidarın önüne çıkan engellere dönüktü ve siyasal yanı ağır basıyordu. Bugünkü iktidar ise o temel üzerine dikilen binanın en üst katında, eline geçirdiği çıkarlar üzerinde yine siyasal olmakla birlikte ahlaksızca tepiniyor. Tüm devlet kurumları, herbiri kendi içinde ve bir bütün olarak 12 Eylül’den daha fazla merkezileştirildi. İktidarı yürüten siyasi güç sermayeleşmiş, belli sermaye kesimleri ile iç içe geçmiş olduğu için bu merkezileşme aynı zamanda çıkarlar hiyerarşine dönüşmüş durumda. Bu nedenle yargılamaların önemli bir kısmı pastayı (devlet aygıtlarını ve ekonomik alanı) paylaşma kavgası ile 12 Eylül’den daha fazla ilişkili, aralarındaki bağ daha doğrudan.

12 Eylül’ün savcı ve yargıçları klasik bir devlet yargısı gibi tutum almaya ve “hukuk” görüntüsünü asgari düzeyde de olsa muhafaza etmeye, sınıflar ve siyasetler üstü devlet algısını belli düzeyde muhafaza etmeye çalışırlardı. Bugünkü savcı ve yargıçlar belli bir iktidar odağının çıkarlarına göre açıktan ve cüretkarca tutum alıyorlar. Bırakalım hukuku, yasayı, görev suistimali niteliğinde kural tanımaz kararlar alıyorlar. Asgari bir meslek ahlakı varmış gibi bir görüntü vermeye dahi ihtiyaç duymuyorlar.

12 Eylül’ün yeni bir Anayasal rejim hedefi vardı. Bugünkü iktidar sürekli anayasızlık ve kuralsızlık rejimi uyguluyor. Yargı da buna uyarlanmış, Saray’ın tut dediğini tutuyor, bırak dediği zaman bırakıyor. Hiçbir yasal usul hatta kural tanımıyor. Mevcut yargı sisteminin 2010 referandumundan sonra biçimlenen iç işleyişindeki manzarayı, içerden anlatan hakimlerin yazılarından aldığım kısa alıntılar daha iyi anlatıyor:

HSYK bu kontrolü adliyelerde Başsavcılar, Komisyon Başkanları, müfettişler ve ‘ajanları’ aracılığıyla sağlar. Kısacası bir yargıç için HSYK’dan çok daha önce adliyelerde, de facto bir amir-memur ilişkisi kurulmuştur. Başsavcıyla uyumsuz olan bir hakim-savcı, cehennemin tam ortasındadır. (Türkiye’de Yargı Yoktur, Faruk Özsu)

 

Bu beş yargı vakasına bakarak, ‘yeni yargı’nın ‘eskisi’nden bir farkı olduğunu söyleyebilen biri çıkabilir mi? Hiç sanmıyorum. ‘Yeni yargı’ya yine de haksızlık etmeyeyim, ‘eskisi’nden dört farkı var: Birincisi, ‘eski yargı’nın yönetim katmanındakiler 28 Şubat sürecinde asker tarafından birkaç saat brife (brifing -nba) edilmişlerdi. ‘Yeni yargı’nın yönetim katmanındakiler ise Milli Güvenlik Akademisi’nce 5 ay süre ile brife edildikleri sertifika ile tescilli. İkincisi, ‘eskiler’ topluma yaşattıkları mağduriyetleri ciddi bir iş yapıyormuşcasına gösterirlerdi. ‘Yeniler’ ise bu işten ne kadar eğlendiklerini her defasında gösteriyorlar. Üçüncüsü, ‘eskiler’in 85 yıl yaşattığı yargıyı, ‘yeniler’ 1,5 yılda skandala dönüştürdüler. Dördüncüsü ise, ‘yeni yargı’ sayesinde ‘eskisi’nin yarattığı mağduriyet gittikçe genişliyor ve çeşitleniyor. (age)

 

Bugüne kadar politikacılar aleyhine atıp tutmaktan hiç huzursuzluk duymamıştım. Fakat, yargıdaki hakim ilişki sisteminin tam içine girince öyle ürktüm ki politikacılar bana çok saf ve temiz görünmeye başladılar. Artık politikacıların ahlakı aleyhinde söz söylemeyeceğim. (bir HSYK adayı yargıç). (Yargı Meselesi Hallolundu, Orhan Gazi Ertekin)

 

Biz ‘kemalist dikta’ya karşı idik. Fakat ,vurgumuz kemalizme değil diktaya idi. Fakat, sizin sorununuz kemalizmle imiş. Dikta ile sorununuz yokmuş.(Genç bir hakim bakanlık listecilerine sesleniyor). (age)

12 Eylül darbesi, bugün yaşadığımız faşizmin kurucu iktidarıdır. Bu nedenle yargılama pratiği, içinde çok sayıda kara mizah konusu yargı olayları yer alsa da trajiktir. Bugünkü yargılamalar ise teatraldir, komedi ağırlıklıdır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar