Yaşamı güçlü, ölümü sessizce oldu…

Yaşamı güçlü, ölümü sessizce oldu…

Osman’la, Mehmet Fatih’le, İsmail Cüneyt ve o dönemde mücadele eden birçok yoldaşla karşılaşmış, kimileriyle birlikte de çalışmıştı. Bir bakıma gelenekle gelecek arasında kurulan bir köprü gibiydi. Anıları, hafızası, yaşadıklarıyla bugüne aktarılan canlı bir tarihti

Tanur Oğuz Gündüzalp

Henüz çocuk yaşlar denilecek bir zamanda mahalleden birkaç kafadar arkadaşımla birlikte hafta sonlarımızın çoğunu İstanbul’un en ücra köşeleri de dahil olmak üzere gezmeye ayırırdım. O zamanlar İstanbul bu kadar korkutucu ve insanın başına olmadık yerde olmadık şeyler gelebilecek türden bir tehlikeden, en azından ben ve arkadaşlarım açısından huzursuz edici, tedirginlik ve endişe duyacağımız bir şehir görünümünden çok uzaktı. Ya da varsa bile böyle bir tehlike, bize hem çok uzaktı hem de o yaşlarda zaten bunu hissedebilecek bir akla da sahip değildik.

 

Hafta sonlarımızı belirli bir plana oturtur, gezmeye çıkacağımız semt ve mahalleleri önceden belirleyerek oralara ait gezip görülmeye değer her yeri, ayrıntıları dahi kaçırmamak ve kaydetmek üzere gezip tozunu attırırdık. İstanbul bizim için dipsiz bir kuyu sayılırdı. Mahalle arkadaşlarımızla yaptığımız ateşli tartışmalarda bile insan hiçbir iş güç yapmadan İstanbul’da ayak basmadık bir yer bırakmak istemiyorsa ‘en az 10 yılını harcamalı’ türünden bir görüşü ortaya atar, bunun en hararetli savunucularından birisi de ben olurdum.

 

Öyle gezmek için çok büyük paralara da ihtiyaç duymazdık. Tren istasyonlarına kaçak binilecek her yeri bilir, ücret ödememek için otobüslere arka kapıdan biner, gerekirse şoförden yiyeceğimiz azar ve küfürlere aldırış etmeden bir şekilde kalabalık içine sıkışmasını iyi bilirdik. En kötü haliyle öğlen yiyeceğimiz yemek parasını kaptırır, aç aç gezerdik.

 

Halkalı-Sirkeci hattındaki trenlere binmek zaten bizim için beleş sayılırdı. Ha keza vapurlar da öyleydi. Haydarpaşa Tren Garı’na ilk gittiğimde sanırım henüz ortaokuldaydım. Daha o yaşlarda, Avrupa yakasının en uç noktasında oturanlar için bu yolu, sırf gezmek için o yaşlarda kat etmek hiç de kolay olmasa gerekti. Ama gezme tutkusu çok farklı bir şeydi. Arkadaşım Şenol’la bizim için tutkudan da öte, içgüdüsel bir refleks, yaşamın olmazsa olmazlarından bir şeydi.

 

Bu gezmelerde Haydarpaşa Garı’nın çok özel ve önemli bir yeri vardı. Burası İstanbul’un kalbiydi. Tüm Türkiye’ye ulaşımın buradan sağlandığını düşünürdük. Dakika başı öten tren düdükleri, sevdiklerini gözyaşlarıyla uğurlayan sevgililer, askere giden gençler, erzak ve turşu bidonlarıyla Anadolu’nun farklı illerinden gelen yoksul emekçiler, ‘taşı-toprağı altın’ diyerek bir umutla ilk defa İstanbul’a ayak basan gurbetçiler, sinema çekimi için kurulan setler, üst rütbeli subaylara benzeyen elbiseleriyle trenlere kaçak binenleri yakalamaya çalışan görevliler ve daha neler neler… Müthiş bir akustik ses dolaşımının kulakları çınlatan havasına bir de görkemli mimari yapısı eklenince burası bizler için vazgeçilmez yerlerden birisi olagelmiştir. Haydarpaşa Hastanesi’nden Kadıköy’e inen yol üzerindeki Haydarpaşa Köprüsü’nden gelen ve giden trenleri izlemek, hangi trenin hangi ray üzerinden perona gireceğine dair öğle yemeğine iddiaya girmek, onları belirlenmiş peronlara sokmak için makas kıran görevlilere el sallamak…”

İlk uzun sohbetimizi bunun üzerine kurmuştum Mahmut abiyle. Demiryolu işçisi olduğunu öğrenmiştim onu tanıyan yoldaşlardan ama, ayrıntıda gizli olanı; ciğerlerinde topladığı hava basıncıyla, soluk borusunu da kullanarak önce ağzında bir tur attırıp sonra yüzündeki gülümseme eşliğiyle kulaklarımda çınlattığı neşe dolu kahkahasıyla öğrenmiştim o ‘gizli ayrıntı’yı. “Köprü üzerinden el salladığınız makas kıran o işçi bendim, biliyor muydun?” diyerek devam etmişti gülümsemesine. “Demek seninle tanışıklığımız yıllar öncesine dayanıyormuş” diyerek eşlik etmiştim gülümsemesine Mahmut abinin.

Sonraki yıllarda daha da derinleşmişti dostluğumuz, yoldaşlığımız. ‘80’li ve ‘90’lı yılları anlatmasını istiyordum ondan. Birçok yoldaşı tanıyor olması, onların yaşamlarına bir şekilde dokunmuş olması mutlu ediyordu onu. Çok genç olmasına rağmen onların verdiği işleri zevkle yapıyormuş o dönem. Osman’la, Mehmet Fatih’le, İsmail Cüneyt ve o dönemde mücadele eden birçok yoldaşla karşılaşmış, kimileriyle birlikte de çalışmıştı. Bir bakıma gelenekle gelecek arasında kurulan bir köprü gibiydi. Anıları, hafızası, yaşadıklarıyla bugüne aktarılan canlı bir tarihti.

Onu sadece hareketin geniş yelpazesini kucaklayan bir tarih birikimiyle ele almak şüphesiz eksik olacaktır. O aynı zamanda bir dönemin seçkin işçi kuşağının ileri bir temsilcisi, bugüne dek uzanan sınıf hareketinin farklı içerikte eylem biçimlerinin hem örgütlenişinin hem de kıran kırana bir mücadeleyle elde edilen zengin deneyimlerin birikimini ileri bir sosyalist sınıf hareketi temelinde buluşturma gayretinde olan kişiliğiyle de ele alınarak değerlendirilmeli. Şüphesiz bu bilincin altında yatanın da hareketin ona rehberlik eden eylem ve politikaları gerçekliğini kabul ederek bu kavrayış tamamlanmalıdır.

BTS’nin kuruluşunda oynadığı öncü rol, demiryolu işçilerinin giriştiği her direnişin en ön mevzilerinde tuttuğu saf, militanlık gerektiren grev ve direnişlerde trenlerin giriş ve çıkışlarına dahi izin vermeyecek bir cesaret ve sınıf bilinciyle konumlanması ona bu övgüleri fazlasıyla hak ettiriyor.

Sadeydi, yalın bir yaşamı ve mütevazılıkla iç içe geçmiş doğal bir yapısı vardı Mahmut abinin. Güçlü bir sosyalizm inancı, ileriye taşınacak güçlü bir komünizm rüyası vardı… Bunu her sohbette dile getirirdi. Bunun dışında bir yaşamı hiç düşünmemişti. Tam bir işçi-emekçi mütevazılığıyla yer alırdı yaşamın içinde. Belki biraz seçkinciydi; herkesle aynı türden, aynı dilden iletişim kurmazdı. Geçmiş dönemin ileri ve güçlü kadrolarıyla bulunmuş, onlara dokunmuş, onları yaşamıştı. Müfrezeye ev sahipliği yapmış, imkan ve olanaklarını cömertçe onların hizmetine sunmuş, bilgide derin, deneyimde zengin, eylemde gözünü budaktan esirgemeyen dönemin kadrolarıyla birlikte atmış nabzı. Bugün böyle bir kuşağa hasret kaldığını dile getirirdi sohbet aralarında. Mahmut abiydi bu, yaşanacak bir şeyler varsa eğer, sert yaşanmalıydı, sapına kadar mert, sonuna kadar dirençli olunmalıydı…

40 yıla varan işçiliğin ardından yaşanmamış olanı, eksik bıraktığını, onun için güzel ve anlamlı olanı yaşayacağı bir zamanı, emekliliğini bekliyordu. Bu hayallerine bizleri de katıyordu. Bizden uzak ne bir hayali ne de bir yaşamı olurdu. Takılırdım kendisine, “Hadi ol emekli de kuralım şöyle ‘sağlam bir sofra’ ve sabaha kadar kutlayalım emekliliğini yoldaşlarla birlikte!”

Emekli olduktan çok kısa bir süre sonra büromuza gelerek ‘emeklilik müjdesini’ verdi bizlere. Gülümsemeyle, sımsıcak duygularla gelmişti o gün de büromuza. Uzun bir sohbetin ardından “Takımı toplamayı size bırakıyorum, gerekli olanları da ben halledeceğim, artık şu sofrayı kuralım” diyerek ayrıldı aramızdan. Ama ne ayrılmakmış bu, birbirimizi bir daha görmemecesine, 40 yıllık işçilik yaşamının ardından düşünü kurduğu, yaşamak ve yapmak istediklerini bir kez daha yapamadan ayrıldı aramızdan.

Ama ne ayrılık; yapının canlı bir tarihi, işçi sınıfı hareketinin yiğit ama mütevazı eylemcisi…

Uzandığı yerde sessizce verdi son nefesini. Ve son nefesine kadar mücadele edecek işçi sınıfı ve yoldaşları…

Nefesi nefes olarak çoğalacak…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar