‘Yazı da gelse tura da gelse…’

‘Yazı da gelse tura da gelse…’

Sermaye sınıfının ekonomik sorumluluktan, siyasal bürokrasinin politik sorumluluktan kaçması üzerine kurulan ‘genişletilmiş kriz koalisyonu’nun en büyük avantajı emeğin örgütsüzlüğü gibi görünüyor

Hakkı Özdal
Sermaye sınıfının ekonomik sorumluluktan, siyasal bürokrasinin politik sorumluluktan kaçması üzerine kurulu ‘kriz koalisyonu’nun en büyük avantajı emeğin örgütsüzlüğü gibi görünüyor. Bu, aylar önce Arınç’ın veciz sözlerinde ifadesini bulan ‘yazı da gelse tura da gelse kazanma’ durumunu daha olanaklı hale getiriyor belki. Ama bir ‘zaferi’ garantilemeye yetmiyor.24 Nisan 2018’de Bülent Arınç, Erdoğan’ı AKP Genel Merkezi’nde ziyaret ediyor. 24 Haziran’daki baskın seçime iki ay var, süreç yeni kızışmakta ve “Abdullah Gül’ün Erdoğan’a karşı adaylığı” gündemde. Görüşmenin ardından Arınç kısa bir açıklama yapıp Abdullah Gül’le ilgili soruya “Her konuyu görüştük, açıklama yapmak istemiyorum” diye karşılık veriyor ama onunla siyasal bir ittifak içinde olmadığı anlaşılıyor. 1 Kasım 2015’teki seçimden hemen önce, memleketi Manisa’da, yarı küskün bir mesajla şöyle demişti: “Ben başkalarının yaptığı gibi size 400 vekil verin, şöyle böyle yapacağız, başkanlık olmadı da bunlar başımıza geldi [demeyeceğim]”.

Şimdi 2018’de, üç yıl öncesinin o ‘pazarlığı sürdüren’ ve kendisini hâlâ bir ‘aktör’ iddiasıyla konumlandıran mesafeli desteğinden farklı olarak tam bir biat da sergiliyor üstelik. Ancak görüşmenin içeriğine ilişkin asıl çarpıcı anekdot tam bir hafta sonra ortaya çıkıyor. Vatan gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik, Arınç’la telefonla yaptığı röportajı, 1 Mayıs 2018’de yayınlanan köşesine taşıyor. Arınç, çok net ifadelerle Abdullah Gül’ü eleştiriyor, hem de Erdoğan’a açık desteğini ilan ediyor. Ama en çok dikkat çeken sözleri şunlar oluyor: “Tayyip Bey bu işi birinci turda alacak, öyle görüyorum. Şimdi daha rahat oldu ama Abdullah Bey de olsa yine Tayyip Bey kazanırdı. Belki farklı güçler devreye girerdi ama yine kazanırdı. Yani yazı da gelse, tura da gelse Tayyip Bey kazanır.”

Arınç’ın, veciz şekilde ifade ettiği , “Yazı da gelse tura da gelse” istikameti, hem seçim sürecindeki olağanüstü asimetrik imkanlar, hem de 16 Nisan’da bir başka vecizle, “Üsküdar’ın atla geçilmesi” ile ifade edilen ‘fiili durum yaratma kapasitesi’ ile birlikte düşünüldüğünde, ifade edenin niyetini aşan bir gerçekliği ifade ediyordu. Malum, ‘madeni para atıldı’ ve onun ‘iki yüzünde de yazan isim’ kazandı.

* * *

Bu “yazı da gelse tura da” formülü, Erdoğan’ın çeşitli krizlerden çıkışta ortaya koyduğu çok yönlü baskın stratejiyi oldukça başarılı şekilde özetliyor. Bunun bir başka örneği dün yaşandı. Merkez Bankası’nın faiz kararı açıklayacağı gün TESK Genel Kurulu’nda konuşan Erdoğan, “hassasiyetim değişmedi” diyerek , “faiz sebep enflasyon netice” doktrinini tekrarladı. Merkez Bankası’nın bağımsız olduğunu da sözlerinin arasına eklemeyi ihmal etmedi. Merkez’in politika faizini 17,75’ten 24’e çıkarmasından kısa süre önce, “paranın diğer yüzüne” de ismini yazmayı başarmıştı. Hem artan faizin içerideki politik sorumluluğundan uzaklaşıyor hem de dışarıya bir ‘bağımsız Merkez Bankası’ demeti uzatıyor. Nitekim akşam saatlerinde, ‘ikinci adam’ konumunda gösterilen Berat Albayrak, “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı tartışması kapanmıştır” diyerek altını bir kez daha çiziyor.

Aynı konuşmada Erdoğan, “Özal ile birlikte de ülke olarak tercihimizi serbest piyasa ekonomisinden kullandık. AK Parti döneminde ülkemizi dünyaya açarak serbest piyasa ekonomisini güçlendirdik” sözleriyle serbest piyasa ekonomisine sadakatini de tekrarlıyor. Özal ile başlayan sürecin ekonomik ve siyasal doğrultusunu daha önce de sık sık sahiplenmiş ve o doğrultunun devamcısı olduğunu defaatle vurgulamıştı. Bu konuda şüphesiz haklı da…

Ama işte, aynı gün, İrem Köker’in BBC Türkçe’de yer alan haberinde, ABD’li diplomatların 12 Eylül darbesinden hemen sonra yaptıkları gizli yazışmaların ikinci bölümünü okuyoruz. Ve dönemin ABD İstanbul Başkonsolosu Robert Houghton’un, 12 Eylül’den iki hafta sonra gönderdiği notta şunları yazdığını öğreniyoruz –elbette zerre şaşırmadan: “İş adamlarını çoğu neredeyse havalara uçuyor. (…) İş adamları için grev, iş yavaşlatma, terör tehditleri, döviz ve emtia sıkıntısı gibi durumlar gündelik hale gelmişti. (…) kendilerini artık -belki de biraz fazla emin bir şekilde- çok daha güvende hissediyorlar ve yalnızca grevdeki çalışanlarının fabrikaya geri dönmesinden değil, döndükten sonra iş yapmaya başlamış olmasından dolayı da rahatlamış durumdalar.” Houghton, 12 Eylül darbesi nedeniyle “havalara uçan” iş dünyasının “özellikle Turgut Özal’ın başbakan yardımcısı olarak atanmasından büyük memnuniyet duyduğunu” da yazıyor.

Zaten bilinen bir gerçeğin belgelenmesi bu: 12 Eylül darbesi ve cuntasının amaçlarıyla Türk sermaye sınıflarının serbest piyasa ekonomisine geçiş hedefinin organik ilişkisi ve Özal’ın bu ilişkideki kilit rolü gerçeğinin. Erdoğan’ın serbest piyasa ekonomisine sadakat ve Özal’a aidiyeti aynı pasajda bildirmesi de daha anlamlı oluyor bu –artık belgelenmiş– gerçekle birlikte.

 

Yine aynı gün Evrensel gazetesinde yayınlanan bir başka haber manzarayı tamamlıyor. Uğur Zengin’in haberine göre, Çankırı’daki seramik fabrikası Granito Girarto’da, üretimi durdurarak işçileri 2 ay önce izne çıkaran patron, işçilerin ücretlerini yatırmadığı gibi herhangi bir tebligatta da bulunmuyor. Darbenin ve Özal iktidarının düzlediği yolda, 12 Eylül rejiminin 38 yıllık kazanımlarını kullanan sermaye sınıfı, emekçilerin örgütsüzlüğünü kriz için fırsata dönüştürüyor. Eş zamanlı olarak Erdoğan, sistemin krizini bir ‘beka meselesi’ çerçevesine tevil ederek, milliyetçi bir kitle konsolidasyonunu hedefliyor ve bunda –en azından şimdilik– çok başarısız görünmüyor.

* * *

Osmanlı-Türkiye üzerine çalışmalarıyla bilinen Hollandalı tarihçi Erik von Zürcher, geçen hafta Ahval’de yayınlanan röportajında, Yavuz Baydar’ın, “Türkiye’yi yeniden demokrasi rayına sokmak için uzun vadede sizce en akılcı strateji nedir” sorusuna “Tek kelimeyle: Ekonomik kriz” diye şaşırtıcı kolaylıkta bir yanıt vermişti. Etkisi giderek ağırlaşan krizin, kitlelerde iktidar blokuna karşı ‘kendiliğinden’ bir tepki doğuracağına ilişkin beklentiye ülke içinde de rastlanıyor.

Oysa bunun tam tersi yöndeki işaretler daha fazla belki de. Sağ milliyetçi siyasal koalisyon hattıyla çeşitli sermaye fraksiyonlarını buluşturan sınıfsal koalisyon hattı arasındaki uzlaşma; ‘aynı gemi’, ‘milli mesele’ gibi ideolojik çarpıtmalara tevil edilen krizin yükünü toplumun sırtına yıkma konusunda oldukça cüretkâr görünüyor. 1873’te başlayan küresel buhran Osmanlı’yı iflasa ve yabancı mali denetimine sürüklerken, bunu muhafazakâr bir baskı rejimi için fırsata dönüştüren II. Abdülhamid de ‘bugünkülerin’ ilham kaynakları arasında.

Sermaye sınıfının ekonomik sorumluluktan, siyasal bürokrasinin politik sorumluluktan kaçması üzerine kurulan ‘genişletilmiş kriz koalisyonu’nun en büyük avantajı emeğin örgütsüzlüğü gibi görünüyor. Bu, madeni paranın iki yüzüne de kendi adını koyup, sonra ‘yazı da gelse tura da gelse kazanma’ taktiğini daha olanaklı hale getiriyor. Ama bir ‘zaferi’ garantilemek için de yetmiyor. İktidar blokunun tüm kesimlerinde, sarsıntının olası boyutları konusundaki endişenin izleri de görünüyor, ‘netekim’.

Gazete Duvar



Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar