Yeni bir dönemin başlangıcında

Yeni bir dönemin başlangıcında

Bu olasılığın devrimci bir toplumsal dönüşüm dinamiği haline gelebilmesi ise her şeyden önce “devrimci öncülük” iddiasının hakkının verilmesine bağlıdır.

İstanbul Belediye Başkanlığı seçimi olmaktan çıkıp bir rejimin, yönetim biçiminin, siyaset eyleyiş ve söyleyiş halinin onaylanıp onaylanmadığını gösteren kritik bir referanduma dönüşen “yenilenmiş seçimler”, AKP-MHP ve bilumum türevlerinden oluşan ittifakın hezimetiyle sonuçlandı.

Resmi olmayan sonuçlara göre ‘Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu ile Cumhur İttifakı’nın adayı Binali Yıldırım arasında yaklaşık 800 bin oy farkı var. Bu fark oransal olarak yüzde 9 civarında.

YSK eliyle yapılan darbe üzerinden sonuçları tanınmayan 31 Mart seçimlerinde 13 bin civarında olan farkın birkaç ay içinde yüzbinlere sıçraması bu seçime tarihte eşine az rastlanır bir özellik kazandırmıştır.

İşçi-emekçi semtlerinde yüzde 85 gibi yüksek oranda bir katılım olması, halkın sonuçları davul zurnayla kutlaması, emekçi mahallelerin birçoğunda toplu halaylar eşliğinde bir kabustan uyanmışçasına “oh”lar çekilmesi, sevincin kolektifleşmesi bu seçimin aslında bir dönemin kapatılması istek ve arzusunun olduğu kadar, birikmiş toplumsal enerjinin dışavurumu anlamına da geldiğini gösteriyor.

Bu seçim, bizzat Erdoğan-Bahçeli faşist koalisyonu (ve Perinçek gibi yancıları tarafından) yerel bir seçim olmaktan çıkarıldı. Şimdi ortaya çıkan sonuç, başvurulan bütün dalavere ve ayak oyunlarına, estirilen teröre ve korkutmalara rağmen faşizmin führerci biçimi olan başkanlık rejiminin, işçi ve emekçiler nezdinde onay bulmadığını gösteriyor. Faşist koalisyonun adayı Binali Yıldırım’ın İstanbul’un hemen tüm ilçelerinde belirgin oranlarda oy kaybetmiş olması, daha bir yıl önce bu rejimi onaylayan Cumhur İttifakı tabanının azımsanmayacak bir kesiminin bile bu onayını açıkça geri çektiğini gösteriyor. Bu kesimin, kutuplaştırıcı dile, yalan ve hile üzerinden kurulmuş siyasi söyleme, dalaverelere artık uyarıyla da yetinmeyip kopuş niteliğinde prim vermediğini anlatıyor.

İşsizlik, hayat pahalılığı, kışkırtılan kutuplaşma, belirsizlik ve güvende olmama duygusu, bugüne kadar ne verirsek gider gözüyle bakılan bu kitleler içinde de işin artık o kadar kolay olmadığını ifade ediyor.

Öte yandan, gerek sandığa gitme oranının yüksekliği gerekse sonucun karşılanma biçimi işçi ve emekçilerin halen temsili demokrasi mekanizmaları içinden düşündüklerini, sistemin alışılmış ölçüt ve mekanizmaları dışına çıkma eşiğine gelemediklerini gösteriyor. Yani ortada henüz sistemden bir kopuş yok. Dolayısıyla bu sonucu bu haliyle “sol” adına bir başarı hatta zafer olarak görmek büyük bir aymazlık olur.

Kurulmaya çalışılan rejim, sandığı sadece kendi meşruiyetini onaylatma mekanizması olarak dayatıp bunun dışına çıkan tüm sonuçları darbe yöntemleriyle yok saymasına rağmen kitleler hala sisteme bir şans verme sınırlarında hareket ederek ona eski temsili mekanizmalarını işletmeyi dayatmaktadır.

Fakat bu mekanizmalara bağlılıklarının sürüp sürmeyeceği bu eşikten sonra yaşanacaklara bağlı olacaktır. Özlemini duydukları o mekanizmaların artık geri gelmez biçimde işlevsizleştiğini ve bunun sadece Türkiye’ye mahsus bir durum olmayıp, burjuvazinin dünya düzlemindeki kriziyle doğrudan ilintili evrensel bir eğilim olduğunu bizzat yaşayarak deneyimleyeceklerdir. Türkiye gibi bağımlı, her açıdan çarpıklıklarla dolu bir ülkede dünyadaki eğilimin en kaba biçimiyle vücut bulduğunu/bulacağını bundan sonra (da) yaşayarak göreceklerdir.

Fakat bunların hiç biri kendiliğinden “sol” bir kazanım anlamına gelmez. AKP-MHP-Ergenekoncular faşist blokunun da geriletilip yenilgiye uğratılabileceğinin görülmesiyle kazanılan moral motivasyonla birlikte bunlar en fazla devrimci sosyalist bir çizgi ve taktiklerin güç kazanmasına uygun bir ortamın doğduğunu gösterir. 23 Haziran seçiminin sonucuna bunun ötesinde bir anlam yüklemek, kendini baştan edilgenliğe ve kuyrukçuluğa mahkum etmek anlamına gelir.

Emekçi kitleler tarafından aranan huzurun, kabusa dönüşmüş kutuplaşmanın, en önemlisi de işsizlik ve açlığa talim etmeyi dayatan krizin bundan sonra hangi sonuçlarla hayatta konuşacağına bağlı olarak sistem de tam bir dönemeçtedir.

Bu dönemeçte İmamoğlu gibi bir aktörün kabul görmesi, burjuvazi açısından son birkaç yıldır aranıp (da) bulun(a)mayan bir fırsatı ifade etmiştir. İmamoğlu’nun ağzını “sevgi kazandı” gibi “soyut” bir cümleyle açıp Tayyip Erdoğan ve yardakçılarına bile el uzatırken son anda şapkadan çıkarılan “İmralı mektubu”na rağmen sendeleme göstermeyip kendisine oy vermeyi seferberlik düzeyinde ele alan HDP ve Kürt halkına dair tek bir anlamlı cümle kurmaması bile bundan sonrası için nasıl bir role talip olduğunun yeni bir göstergesidir.

Burjuvazi güvenirliğini büyük ölçüde yitirmiş AKP ve Erdoğan gibi aktörler üzerinden çıkarlarıyla uyumlu başkanlık rejimini yerli yerine oturtamayacağını görmüştür. TÜSİAD bir önceki açıklamasında “bu rejimin altı dolu değil” demişti.

23 Haziran seçimleri AKP’nin sadece kulağının çekilmesinin değil, artık geri dönülmez bir şekilde çözüleceğinin işaretini verdi. Bu gerileme süreci aslında 7 Haziran seçimleriyle başladı. Ama CHP yönetiminin sinikliği ve çapsızlığından da yararlanılarak bugüne kadar ötelendi. Fakat başkanlık rejimini istediği meşruiyette kuramayacağını deneyerek gören burjuvazi şimdi bu rejimi CHP-İmamoğlu ve Millet İttifakı üzerinden restore edilmiş haliyle yürütmeye odaklanacaktır.

Kitlelerin açığa çıkan enerjisinin, değişim değil eski mekanizmalar içinde huzur arayışının özellikle ekonomik krizin etkisi giderek ağırlaşan yıkımıyla birlikte düşünüldüğünde “kendiliğinden” bir kopuşa dönüşmesi, sistem mekanizmaları dışında arayışları tetikleyecek deneyimlerde vücut bulması önümüzdeki olasılıklardan biridir. Burjuvazi şimdi bu olasılığı muhalefetin önemli dinamiklerinin de angaje oldukları bir aktör-odak eliyle defetmenin yollarını arayacak, durum ağırlaştığında bunu bir erken seçimle yastıklama yoluna gidecek, ortaya çıkan sonucu da cankurtaran olarak kullanacaktır.

Bu olasılığın devrimci bir toplumsal dönüşüm dinamiği haline gelebilmesi ise her şeyden önce “devrimci öncülük” iddiasının hakkının verilmesine bağlıdır.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar