Yeni İnfaz Yasası: Muhaliflere karşı gözü dönmüş düşmanlık

Yeni İnfaz Yasası: Muhaliflere karşı gözü dönmüş düşmanlık

Çocuk istismarcıları, kadın katilleri, mafyatik çete elemanları serbest bırakılırken siyasi tutukluların, düşünce suçlularının “terör” kategorisine sokularak kapsam dışı bırakıldığı yeni “infaz düzenlemesi”ne ilişkin avukat Kazım Bayraktar ile konuştuk

Alınteri: 70 maddeden oluşan yeni infaz düzenlemesi yasalaşarak geçti, 90 bin kişiye tahliye yolunu açacak düzenlemede siyasi tutuklular, düşünce suçluları “terör” kategorisine sokularak kapsam dışı bırakıldı. Bununla kalınmadı, “örgüt kuranlar ve yönetenler” başlığı altında istenen cezalar katlandı. Muhaliflere karşı gözü dönmüş bir düşmanlık ve yok etme güdüsü, korona günlerinde bile hız kesmedi. “Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis ve beşyüz günden beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” denilerek tefeciliğe öngörülen ceza miktarı artırılırken; “Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır” şeklinde bir fıkra eklenerek tefeciliği bile siyasilerle iltisaklandırabildiler. Neler söylersiniz?

Kazım Bayraktar: İnfaz indirimi ve bazı hükümlülerin serbest bırakılması konusu, koronavirüs salgınından önce gündeme gelmiş ancak, iktidar bileşenlerinden AKP ile MHP arasında bir anlaşma sağlanamadığı için ertelenip duruyordu.

MHP’nin derdi bir takım mafyatik faşist çetelerin serbest bırakılmasıydı ve iktidar içinde bir gerilim nedeni de haline gelmişti. Koronavirüs salgınını, aralarındaki bu anlaşmazlığın çözümü ve bu arada bazı suçların cezalarını artırmak, yeni siyasi tutsaklara yer açmak, hatta infaz süresi dolan siyasi tutsakların “iyi hal”den yararlanmalarını dahi sınırlandırmak için fırsata dönüştürdüler.

Kapitalizmin sömürü biçimlerinden biri olan tefeciliğin bile siyasi amaçla iltisaklandırılması, sorunuzda ifade ettiğiniz gibi gerçekten gözü dönmüş bir düşmanlığın nerelere kadar uzandığını gösteriyor. Bu aynı zamanda özellikle AKP odağının iktidardan düşme korkusunun kabusa dönüşmesiyle de ilgili. Ancak özü itibariyle, genel olarak egemen sınıfın da çıkarına uyan bir durum söz konusu. Kapitalizmin zaten derinleşmekte olan ekonomik ve siyasi krizi koronavirüs salgınıyla ivme kazanırken, sistemin ve iktidarın çaresizliği (çapsızlık ve beceriksizlikleriyle birlikte) daha görünür hale geliyor, toplumsal öfke birikimine yol açıyor ve bunun da farkındalar.

Daha da önemlisi işçi ve emekçiler koronavirüse karşı hiçbir önlem alınmaksızın cepheye sürülürken, akıllarından grev yasaklama gibi düşünceler dahi geçiyor. Kendi içlerinde, sürecin faturasını birbirlerine yükleme gerilimleri de başladı. Toplumsal tabanları giderek zayıflarken bir çözüm de üretemiyorlar. Bu koşullarda hapisanelerin boşaltılması siyasi dengeleri zorlayacak sonuçlara da yol açabilir. Bu nedenle, başta büyük sermaye kesimi olmak üzere egemen sınıf için geriye tek çıkar yol kalıyor; hapisanelerden başlayarak tüm siyasal muhalifler, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde baskı ve zorbalığın artırılması. Salgın sürecinde açlık ve işsizlik kırbacını kullanarak işçi sınıfını virüse karşı zorla cepheye süren politika ile hapisanelerdeki siyasi tutsakları yasaklarla boğmaya çalışan politika, egemen sınıfın katı sınıf özlü pratiği ve açık bir sınıf tavrı olarak ortaya çıkıyor.

Bu yasa ile birlikte salgının vicdani bir etki yaratacağını, sınıfsal uzlaşmazlıkların ortadan kalkacağını ya da en azından hafifleyeceğini, devlet olanaklarının ve kurumlarının salgına karşı seferber olacağını sanarak sürekli iktidarın vicdanına ve adalet duygusuna hitap edenleri de hayal kırıklığına uğrattılar, daha da uğratacaklar. Kapitalizmin ve faşizmin vicdanı olamayacağını; örgütlü sınıfsal ve kitlesel bir karşı duruş olmadığı ya da çok zayıf kaldığı koşullarda, önüne gelen her fırsatı baskı ve yasaklara dönüştürerek diktatörlüğü pekiştirmek için kullanmaktan geri durmayacağını; “eşitlik, adalet, hukukun üstünlüğü” denilen şeylerin burjuvazinin dilindeki keskin sınıfsal gerçekliğini bir kez daha gösterdiler.

Yaşadığımız süreçte çıkarılan gerici ve faşist yasalar yanında sistematik bir biçimde Anayasa ve temel yasaları açıktan ve cüretkar bir biçimde ihlal eden KHK’lar, Cumhurbaşkanlığı kararları, yönetmelikler yürürlüğe konuluyor; yazılı olmayan ancak sistemli hale getirilmiş bir politika (hukukun bir başka biçimi) uygulanıyor. Burjuva demokrasilerinin tarihsel meşruiyet kaynağı olan “kanun önünde eşitlik”, “hukuksal güvence”, “Anayasal rejim”, “kuvvetler ayrılığı” gibi en temel ilkelerinin açıktan çiğnenmesi, sistemli bir politikaya ve yazılı-yazısız bir hukuk pratiğine dönüşüyor.

Alınteri: Yeni infaz düzenlemesinde, “Kurum disiplinini, düzenini veya güvenliğini bozan ya da tehlikeye düşüren, hükümlülerin iyileştirilmesi amacına ulaşmayı zorlaştıran yahut müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan yayınlar hükümlüye verilmeyecek. Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler, ceza infaz kurumuna kabul edilmeyecek,” deniyor. Sistem ve onun şimdiki emir subayı konumundaki AKP-MHP-Ergenekon kliği, hapis içinde hapis yaşatmanın bütün yolları konusunda belli ki bayağı kafa yoruyorlar. Bu yollarla siyasi tutsakların “rehabilitasyonu” mümkün olabilir mi?

Kazım Bayraktar: 12 Eylül askeri faşizmi de, onun sivil devamı olan 90’lı yılların hükümetleri de rehabilitasyon (iyileştirme) adı altında siyasi tutsaklarının iradelerini teslim alma, yılgınlık yaratma, siyaseten yok etme, hatta ruhsal sağlıklarını bozma politikalarını defalarca denediler. Özellikle devrimciler, komünistler, Kürtler için çok ağır bedelleri olan mücadeleler sonucunda, F tipi uygulaması dışındaki (tek tip elbise, diğer bazı ağır tecrit biçimleri, yayınlar, ziyaretler, dışarı ile iletişim gibi) birçok konuda geri adım atmak zorunda kaldılar, istedikleri amaca ulaşamadılar. Ama vazgeçmediler, adım adım yeniden denemek istiyorlar, salgının sunduğu fırsatları da kullanarak.

Yine başaramayacaklar. Bunca tutuklama ve cezalara karşın siyasi tutsakların büyük bir çoğunluğu gerek içerde olsun, gerekse duruşmalarda, dik duruyorlar. Teslimiyet oranı çok düşük. Bu nedenle hapisaneleri 12 Eylül faşizmi gibi işkencehaneye çevirmek istiyorlar. Ancak bugünkü koşullar 12 Eylül gibi değil. Direnme ve saldırıyı geri püskürtme olanakları 12 Eylül’den daha fazla. Önemli olan husus; dar ve bir kazanım sağlamayacağı belli olan, denene denene yıpramış, kayıp vermekten başka bir sonuç doğurmayan biçimlerin yerine; içerde ve dışarda hücreleri parçalayacak toplumsal ve sınıfsal direnme dinamiklerinin, somut koşullara uygun yöntem ve araçların doğru tespit edilmesi ve pratiğe dönüştürülmesidir.

Alınteri: “Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmi ilan ve reklam yayınlama hakkı bulunmayan gazeteler”den kastın burjuva ve yandaş basın olduğu aşikar. Yani sadece bunları satın alabilirsiniz deniyor. Özellikle OHAL sonrası Türkiye’de doğru dürüst muhalif yayın kalmadı gibi bir şey. Oysa kitap, gazete, dergi gibi basılı yayınların siyasi tutsaklar için hayati önemi ortada. Tutsakların dış dünyaya başka ulaşma kanallarının olmadığı koşullarda bu cezalandırma için neler söylersiniz?

Kazım Bayraktar: Faşizmin en çok korktuğu şeylerden biri, başta devrim ve sosyalizm olmak üzere siyasal muhalif düşünce ve ideolojilerdir. Sınıflar mücadelesi teori ve siyasal düşünce alanında da yansımasını bulur ve pratiği de belirler. Bu nedenle içerde olsun, dışarda olsun faşizmin en başta gelen baskı ve zorbalık yöntemlerinden biri de karşı düşünce ve ideolojinin tüm kaynaklarına ve araçlarına saldırmak, yok etmektir. Yine tıpkı 12 Eylül askeri faşizminin resmi-askeri disiplin ve ideolojisini zorbalık ve işkence yöntemleriyle dayatması gibi; salgın nedeniyle siyasal tutsakların dışarıyla ilişkilerin zayıflamasını fırsata çevirerek, onları teorik birikim, düşünme, düşünce ve sanatsal kültürel gelişim araçlarından da yoksun bırakmak, bunun yerine kendi sefil ideolojilerini dayatmak istiyorlar.

Alınteri: Sistem işleyişini tutsağın hem “etinden hem tüyünden hem sütünden” yararlanma üzerine kurmuş durumda. “…kısa süreli hapis cezasının yaptırım seçeneklerinden kamuya yararlı bir işte çalıştırma cezasına ilişkin düzenleme yapılıyor,” denildikten sonra “Hükümlünün iki saat çalışması karşılığı bir gün olmak üzere kamuya yararlı bir işte çalıştırılmasına karar verilebilecek. Günlük çalışma süresi, en az 2 saat ve en fazla 8 saat olacak şekilde…” çalışmasını öngörüyor. “Kamuya yararlı bir iş” derken kastedilen nedir? Hapishaneleri fabrika gibi çalıştırma mantığının örneklerinden söz eder misiniz?

Kazım Bayraktar: Hapisaneler birçok ülkede, güvenlikleriyle birlikte “özel”leştirildiler. Türkiye’de ise henüz güvenlik dışındaki ihtiyaçlar özelleştirilmiş durumda. Vahşi bir sömürü cehennemine dönüştürüldüler. Cezaevlerinde günlüğü 6-13 lira arası ücretle çalıştırılan “mahkum” işçilerin emek gücünden elde edilen artı-değer yeni hapisanelere dönüşüyor. Hapishanelerin işyerlerinde tarımsal üretimden hayvancılığa, hayvancılıktan tekstile ve el işi sanatlarına, dijital teknolojiden mobilyaya vb. imalatına kadar çok geniş bir alanda üretim yapılıyor. Çalışan hükümlülerin hizmet alan kişilerle iletişim kurması yasak. Sesini duyurmaya çalışan hükümlülerden biri basına yansıyan bir açıklamasında; “Bizi ayda 120-130 liraya köle gibi çalıştırıyorlar. Sabah beşte uyanıyoruz. Altı buçukta cezaevinden yola çıkıyoruz. Sonra sekizde işbaşı yapıyoruz. Akşam beşe kadar tüm gün çalışıyoruz. Akşam cezaevine döndüğümüzde yorgunluktan hemen sızıyoruz. Kaldığımız yerleri görseniz acırsınız. Paslı dolaplarda sakladığımız yiyecekleri tüketiyoruz” vb. ifadeler kullanarak sömürünün boyutlarını anlatmıştı.

Kapitalist sistem mahpusların emek gücünü sömürü ve sermaye birikim fırsatı olarak kullanıyor. Bunun öncülüğünü de dünyada en çok hapisane ve mahkum sayısına sahip olan ABD yapıyor. Hapisanelerin çoğu sanayileşmiş durumda. Bu sanayinin kendisine ait ticaret sergileri, sözleşmeleri, internet siteleri, doğrudan reklam kampanyaları, inşaat şirketleri, Wall Street’te yatırım evleri, sıhhi tesisat, gıda, güvenlik şirketleri var. İnsan hakları örgütlerinin açıklamalarına göre, hapisane sanayiine yatırım yapanların daha çok mahkum çalıştırabilmeleri için, insanların kolayca tutuklanmasını sağlayan yasalar çıkarılmış. Bu yasalar, her eyaletin ihtiyaçlarına göre farklı olabiliyor ve özellikle siyahların ve Latin Amerikalıların hapisanelere doldurulmalarını kolaylaştıran fırsatlara göre düzenleniyor. Örneğin bazı eyaletlerde meşhur “üç vuruş” yasası yürülükte. Basit suçlardan da olsa, üçüncü kere cezalandırılan bir kişi son işlediği suçun ardından ömür boyu hapse mahkum ediliyor. Bu yasa sayesinde mahkum sayısı artırılarak 20 yeni federal hapishane daha inşa edildi. Bir başka örnek de, yoksul siyahların ve Latinlerin kullandıkları kalitesiz eroine verilen cezanın beyaz zenginlerin kullandıkları kaliteli eroine verilen cezada fazla olmasıdır. Benzer hukuksal düzenlemeler sonucunda eroinden mahkum edilerek cezaevlerine kapatılanların çoğunluğunu siyahlar ve Latinler oluşturuyor.

ABD’deki 30’dan fazla eyalette, özel şirketlerin ve devletin hapisanelerinde, “sözleşme” yaparak mahkum emeğinin, neredeyse kölelik koşullarında sömürülmesi yasal. Bu özel şirketler arasında ABD’nin önde gelen tekelleri var; Motorola, Hewlett-Packard, Wireless, Dell, Compaq, Honeywell, Texas Instrument, Nortel, Lucent Technologies, 3Com, Intel, Northern Telecom, Microsoft, AT&T, TWA, Nordstrom’s, Revlon, Macy’s, Pierre Cardin, IBM, Boeing, Target Stores ve daha birçok şirket.

AKP/Devletin de hedeflerinden biridir Türkiye’deki hapisanelere ABD rejimini uygulamak. Adım adım geliştirmek istiyorlar. Çünkü mahkum emeğinin artı-değeri çok yüksek. Üstelik burjuva hukukunun meşhur “akit özgürlüğü” de geçerli değil hapisanelerde. Adına “sözleşme” deniyor ama çalışmaya mecbur bırakacak binbir türlü zorbalık yolu hukuk mevzuatı haline getiriliyor.

Yasada “Kamuya yararlı iş” diye tanımlanan iş, bir yanıyla kamu kurumlarının halen yapmakta oldukları bazı işler olmakla birlikte, kamu hizmetlerinin çoğunun özelleştirilmiş olması da dikkate alındığında, daha çok “sermaye birikimine yararlı iş”ten başka bir şey değildir. 12 Eylül askeri faşizmi “Asmayıp da besleyecek miyiz” diyordu, bugünkü faşizm mahkum emeğinden beslenme peşinde.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar