Yeryüzüne ölümü indirdik Gülüm!

Yeryüzüne ölümü indirdik Gülüm!

Asıl kırılma, insanın doğa ile ilişkisinde “geçim” derdinden “kâr” derdine geçiş yaptığı endüstri devrimi sonrası dönemde oldu.

Tayfun Atay

“Würm buzulunun sonlarına doğru [15 bin yıl kadar önce] yeryüzü yeniden ısındı. Eriyen buzlar, buzullarla kaplı bölgenin güneyinde geniş çayırların, genç ve kuvvetli otlakların gelişmesine imkân verdi. Kar suyunun sürekli beslediği çayırlarda, otoburlar (atlar, sığırlar, bizonlar, mamutlar, geyikler) süratle çoğaldılar. Buzullar çekildikçe çayırlar genişledi; çayırlar genişledikçe yaban sürüleri çoğalıp bollaştılar. Bu, kıtlıktan önceki, geçici ve büyük bolluk idi. Çünkü bundan 12 bin yıl önceleri, başka bir biyolojik tür (çeşitli iğne yapraklılar) bu sulak çayırları ve verimli otlakları büyük bir süratle işgal etti. Orman istilası, çayırda yaşayan yaban sürülerini, her yana ve yöne doğru sürdü, süpürdü; göç edemeyenleri ortadan kaldırdı. Değişen iklim ve doğal çevre, İnsanoğlundan yeni bir teknoloji ve kültürel uyum istiyordu.”

Yukarıdaki alıntıyı okuyup insanın tarihsel varoluş serüvenini bir cümle ile özetlemeye çalışmak gerekse ve mesela, “orman istilasına uyum sağlayan varlıktan, ‘beton istilası’na yol açan varlığa” denecek olsa…

İtirazınız olur mu?..

***

İnsanlık tarihini kendimce uydurduğum kısa cümlelere sığdırmaya (elbette sonrasında da bu cümleleri açmaya) bayılırım!..

Mesela diyebilirim ki insanlık, insanın taşa olan “aşk”ından, toprağa, oradan da “makineye aşkı”na doğru bir yol tutuştur.

Ya da insanlık tarihi, “mağara”dan “mağaza”ya bir yolculuktan ibarettir.

Nihayet, yazımızın girişindeki alıntı üzerinden bir yorumla, insan, doğaya uyum için bir “kültürel varlık” olmaktan, doğayı yıkım için bir kültürel varlık olmaya doğru seyreden bir tarihin taşıyıcısıdır.

Eminim sizlerin de 12 bin yıl önceki insanın kültürel motivasyonuna dönük yukarıda kaydedilenlerle, “Homo kapitalismus” tarafından dağların, ormanların, ırmakların ha bire katledildiği bugün arasındaki farkı tarif edecek cümleleriniz vardır!..

***

Yukarıdaki alıntı, sevgili Hocam Prof. Bozkurt Güvenç’in yakında yarım asrı dolduracak abide kitabı İnsan ve Kültür’ün “Kültürel Evrim ve Devrimler” başlıklı ve aradan bunca yıl geçmesine karşın hâlâ okundukça okunası bölümünden…

Kanımca kitabın bütünü, “insan, toplum ve kültür”ün ne olduğuna da nereden gelip nereye gittiğine de kafa yormak isteyen herkesin, eğer güzel bir Türkçeye de vurgunsalar, bir yaşam boyu ellerinin altından eksik olmamalıdır.

Bununla birlikte son günlerde Kaz Dağları’na yönelik, altın derdindeki kahrolası katliamcılık sebebiyle tekrar gündeme gelen, “çevre karşısında insan yıkıcılığı” üzerine tarihsel büyük-resme bakmayı hedefleyen bir yaklaşım arayışındaysanız eğer;

Bozkurt Hoca’nın kitabının, alıntıyı yaptığım 8’inci (“Kültürel Evrim ve Devrimler”) ve onu izleyen “Enerji, Doğal Çevre ve Nüfus” başlıklı 9’uncu bölümleri okunduğunda bu arayışınızın karşılık bulacağından eminim.

***

Aktardığım alıntıda Bozkurt Hoca, insanlık tarihinin en önemli kültürel dönüm noktası olduğu söylenebilecek, avcı-toplayıcı yaşam biçimiyle ayırt edilen Paleolitik Taş Çağı’ndan çobanlık-çiftçilik, yani yiyecek üreticiliği ile ayırt edilen Neolitik’e geçiş eşiğindeki koşullardan söz ediyor. Alıntıdaki Würm buzulu, jeolojik zamanlar içerisinde insan türünün ilk buluntularının da karşımıza çıktığı Pleistosen denilen buzullar çağının son evresini teşkil eder.

Pleistosen, 2 milyon yıl öncesinden başlayarak Günz, Mindel, Riss ve Würm adı verilen dört buzul ve buzul-arası evreden oluşur. Bu, insanın böylesi sert iklim koşullarında yeryüzünün nispeten ılıman bir bölgesi olan Doğu Afrika’da (“Homo habilis” olarak) ortaya çıkışından itibaren alıntıda da belirtilen Würm buzullaşmasının sonuna kadar avcı-toplayıcı göçebe yaşam biçimiyle varlık sürdürdüğü Paleolitik kültür evresine karşılık gelir.

Böylesi zor koşullarda, karşımıza “insan” formunda çıkan bu ilk “primat”ların (maymunların) olsa olsa 125 bin civarı bir nüfusa sahip olmuş olabilecekleri, arkeolojik-paleoantropolojik veriler eşliğinde tahmin ediliyor. Anavatanı Doğu Afrika olan bu insanın yeryüzüne yayılmaya başlamakla birlikte yine de sınırlı, daha doğrusu “haddini bilir”, doğaya tâbi bir kültürel eylemlilik içinde olduğu o 2 milyon yıl boyunca, yılda ortalama sadece ve sadece 5 kişi artmış olması mümkün.

Dolayısıyla Bozkurt Hoca’nın belirttiği 12 bin yıl öncesinde, Tarım Devrimi’nin şafağının sökmek üzere olduğu dönemde yeryüzünde 5 milyon civarında insan ya var ya yok.


ODTÜ’de yol geçirmek için kesilen ağaçlar

***

İnsan türü kırsal-tarımsal yaşam biçimi içerisinde 100 kat artarak 500 milyonluk bir nüfusa ulaştı. Endüstri devrimi sonrası dünyada ise işte 2050’lerde insan nüfusunun 10 milyarı bulacağı düşünülüyor.

Kendisine tâbi insan türü için doğanın sunabildiği yaşam imkânı 5 belki 10 milyonluk bir nüfus ile sınırlanırken insan, doğaya karşı “kültürel baskı” ile bugün 1000 katlık bir artışla 10 milyar olma noktasında.

12 bin yıl önce doğal çevrenin kendi iç dinamizmiyle yaşanan bir değişim sonucu yeryüzü iğne yapraklı ağaç ormanlarıyla kaplanırken şimdi denilebilir ki insanın “sorunlu” kültürel dinamizminin sonucu bir başka istila ile karşı karşıya.

Bu durumda işte insanlık tarihinin kültürel akışına ilişkin bir başka cümle daha size:

İnsanlık, doğal çevrenin zamansal devinimi eşliğinde iğne yapraklı ormanların istilasına kültürel olarak “tevazu” ile boyun eğdiği başlangıçlardan, endemik Göknar ağaçlarıyla eşsizleşen Kaz Dağları en taze örneği olduğu üzere, iğne yapraklı ormanları istila eden bir kültürel başkaldırı, daha doğrusu azgınlık noktasına ilerledi.


Kaz Dağları

***

Kabul etmesi zor gelebilir belki, ama insanın kültürel yetkinliği ile doğayı istismarı, tarımla başlamıştır. Tarımsal faaliyet, toprağı insan kullanımına soktuğunda, Würm buzullaşmasının son döneminde yayılan “orman istilası”nın sonunu getirecek mahiyette bir tarla ya da mera istilası ile yeryüzü karşı karşıya kaldı.

Ancak tabii ki bu, “insanın makineye aşkı” ile karakterize edilebilecek endüstriyel, daha doğrusu endüstriyel-kapitalist dönemdeki istila yanında rahmet okunması gereken bir istismardır. Endüstri-öncesi tarımcı toplulukların hayatında da doğa, önceliğini ve özneliğini büyük ölçüde sürdürmüştür denilebilir.

Asıl kırılma, insanın doğa ile ilişkisinde “geçim” derdinden “kâr” derdine geçiş yaptığı endüstri devrimi sonrası dönemde oldu.


Tekirdağ’daki ağaç katliamı

***

Yine kabul etmek gerekir ki insanlık tarihinde belki en göz kamaştırıcı atılımların, yeniliklerin, gelişmelerin yaşanmasının önünü açan endüstri devrimini de kapitalizme borçluyuz. Bugünkü sorunların geriye doğru izi sürüldüğünde varacağımız nokta da odur.

Ve orman katliamlarına öncülük yapmış olanlar, şimdilerde çevreye, çevre haklarına en duyarlı olan ve parlamentolarında, belediyelerinde Yeşiller’in etkin bir politik güç haline geldiği diyarlardır.

Gelin bu söylediğimi de yine Bozkurt Hoca’nın o güzel kitabının sonraki sayfalarından bir başka alıntıyla temellendirelim. Bakın, 18’nci yüzyıl ortasında gerçekleşen Endüstri Devrimi’ni koşullayan süreçte İngiltere’de (Büyük Britanya) olup biteni o nasıl aktarıyor:

“Keşiflere ve açık deniz ticaretine elverişli gemi yapımı endüstrisi, XVI. ve XVII. yüzyıllarda demir ve çelik üretiminde kullanılacak yakıt sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Ormanlar süratle azalıyor ve tükeniyordu. Taş kömürü yakıt olarak kullanılabilirdi ama kömür ocaklarını sel bastığı için, yeterince üretim yapılamıyordu” (B. Güvenç, İnsan ve Kültür, 1973, s. 207).

İşte endüstri devriminin ve “Makine Çağı”nın önünü açacak olan James Watt’ın “buharlı oyuncağı”, bu kömür ocaklarında birikmiş suyu boşaltabilecek güçlü bir pompaya işlerlik kazandırabilmek amacıyla düşünülüp yapıldı.

O günlerden bugünlere niceliksel olarak çok şey değişse de niyet aynı:

Ormanlar, o zamanlar nasıl okyanus-aşırı ticaret ekonomisine dayalı kapitalizmin önünü açmak için tüketilmişse, şimdi de post-endüstriyel kapitalizminin altın arayıcılarının önünü açmak için tüketiliyor.


Kaz Dağları

***

Sözünü ettiğimiz altın-avcıları/dağ-talancıları ile onların yardakçısı iktidarlar, ahlaksızlık ve vicdansızlıklarına çığlık çığlığa karşı durmaya çalışanları, bu endüstriyel işleyişin isteseler de istemeseler de, öyle ya da böyle, az ya da çok parçası olduklarını hatırlatarak geriletmeye çalışıp, adeta “Dokunmayın katliamıma” demeye getiriyorlar.

Öyle ya, şu anda bu yazıyı yazdığım ODTÜ kampüsünde, elimdeki plastik tükenmez kalemden, masamdaki plastik su şişesine, onun bir yanında sentetik ambalaj içindeki ıslak mendile, diğer yanındaki güneş gözlüğü ve cep telefonuna kadar, kullandığım her şey…

Onların, “Yok aslında birbirimizden farkımız, bırakın biz de yapalım yapacağımızı” diye karşımıza geçip kabara kabara babalanmalarına mazeret oluşturuyor.

Fark şu ki biz bu “lanet insanlık” halinin bir parçası olmaktan utanıyor, ıstırap duyuyoruz ve bu durumu değiştirecek her türlü girişim, uygulama ve politikanın parçası olmaya hazırız. Plastik şu şişesinden de poşetten de gözlükten de telefondan da otomobilden de uzak bir yeryüzü önerisi ve savunusu yapacakların, yapanların yanında ve izindeyiz.

Kaz Dağları’nı katletme yolunda olanlarsa “Battı balık yan gider”ci deccalleri şu kapitalizm “din”inin!..

***

Evet, plastikten vazgeçmemiz gerekiyor.

Altından gümüşten ve onlardan mamûl takılardan vazgeçmemiz gerekiyor.

“Kullan-at”tan vazgeçmemiz gerekiyor.

“Hız”ı, verim saymaktan vazgeçmemiz gerekiyor.

Ekonominin şu “sihirli”, ama aslında zehirli sözcüğü, “Büyüme”den vazgeçmemiz gerekiyor.

Kapitalizmden vazgeçmemiz gerekiyor.

Bunlardan vazgeçemiyorsak da yeryüzünden ve hayattan vazgeçmemiz gerekiyor.

Aslına bakılırsa kuytularda-köşelerde, “Yeryüzünde hayat”tan çoktan vazgeçilip, başka yerlerde hayat arayışları için, tükenen Dünya karşısında uzayda bir yerlerde yaşam imkânları üzerine araştırmaların harıl harıl sürdürüldüğünü de görüyoruz.

Bir yandan yaklaşan çevre kıyameti karşısında yoksul ve çaresizlerin can havliyle ocaklarına düşmesini engellemek için duvarlar yükseltiyorlar sınırlarında…

Diğer yandan dünya-dışı yaşamın şimdiden hazırlıklarına girişiyorlar canına okudukları “Mavi Gezegen”in ecel terleri karşısında.

***

Gel de Nazım’ı hüzünle anma!..

Ne demişti o:

“Kendi kendimizle yarışmaktayız Gülüm

Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz

Ya da dünyamıza inecek ölüm…”

İşte kendi kendimizle yarışa yarışa geldiğimiz noktada şimdi Nazım’ın öngörüsünü bir modifikasyonla tekrarlamaktan başka yapacak bir şey yok!..

Hem ölü yıldızlara hayatı götürmeye çalışıyoruz.

Hem de dünyamıza ölümü indiriyoruz!..

T24


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar