“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -2

“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -2

Bu nasıl bir çaresizlik ve güçsüzlük tiradı, nasıl bir yılgınlık teorisidir! Bu nasıl bir tarih okuması, nasıl bir dönem okumasıdır? Önümüzdeki dönemi sadece diktatörün tercih ve yönelimleri mi belirleyecek?

H. Selim Açan

Demirtaş’ın “kişisel” önerisini HDP bile pek sahiplenmedi. Gerçi onlar da seçime endeksli politika izleyerek aynı telden çalmayı sürdürüyorlar, o ayrı.

İlginç bir biçimde Ümit Kıvanç çıktı sahneye. Kimbilir kimlerle nerede neleri nasıl tartıştı ya da ne okuduysa çok sık tekrarladığı bir alışkanlıkla ayrımsız bütün sol’a yine tekme-tokat girişti. Demirtaş’ın önerisine onun gibi hararetle sahip çıkmak yerine eleştirel bir yaklaşım benimsenmesini neredeyse “ihanetle” eş tutan bir öfkeyle iki gün süren mini bir yazı dizisi döşendi ( Ü. Kıvanç, Siyaset, gerçekler, Abdullah Gül-1 ve 2 https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/08/25/siyaset-gercekler-abdullah-gul-1/ ve https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/08/26/siyaset-gercekler-abdullah-gul-2/)

O yazı dizisini okuyunca, son yıllarda yaşadığımız bütün melanetlerin faturasını 2010’daki Anayasa referandumu sırasında “Yetmez ama evet” tutumunu savunan siyaset körlüğüne çıkaran ordu yalakası ulusalcı sosyal şovenler gibi Baskın Oran, Halil Berktay, Murat Belge ve Oral Çalışlar gibi bazılarının o akıl almaz aymazlığı büyük bir yüzsüzlükle hâlâ savunduğu “Yetmez ama evet”çi cenahın “üstün akıllılar”ının da aynı ölçüde takıntılarının tutsağı olduklarını düşünmekten kendini alamıyor insan. Al bir cenahı, vur ötekine. Aynı saplantılar, aynı tek yanlılık -ve politik yüzeysellikte- ısrar, aynı bağnazlık. Bu açıdan yok aslında birbirlerinden farkları.

“Yetmez ama evet”çiliğe de yol gösteren ehven-i şer tercihine dayalı politika tarzında ısrar Ümit Kıvanç’ta her fırsatta bütün sol örgütleri ayrımsız aynı torbaya doldurarak saldırmakta ısrar olarak da karşımıza çıkıyor. Birikimli bir sol aydın olarak Kıvanç’ın entelektüel düzeyine de yakışmayan bu düz mantığı, Demirtaş’ın “kişisel” önerisine eleştirel yaklaşım sergileme ihtimali olanlar dahil -çünkü birçok devrimci sol çevre üzerinde bile durmadı henüz bu önerinin- bütün sol’a açtığı savaş sırasında da gördük.

Kıvanç, büyük siyaset gurusu edasıyla herkese ders -daha doğrusu “ayar”- vermeye kalktığı yazısının daha giriş cümlesinde asıl kendisinin nasıl dar ve sığ bir mantığa sahip olduğunu ele veriyor:

Türkiye’nin siyasî hayatında ve bütün kötülüklerin anası devlet-toplum ilişkisinde herhangi bir değişim olacaksa, bunu kimler nasıl gerçekleştirecek?” (Ü.Kıvanç, Siyaset, Gerçekler, Abdullah Gül-1, Gazete Duvar, 25 Ağustos 2020, abç https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/08/25/siyaset-gercekler-abdullah-gul-1/)

Bütün üstyapı kurumları gibi devleti de şekillendiren altyapının yani kapitalizmin -en azından neoliberal biçiminin- sözünü dahi etmeden “bütün kötülüklerin anası” olarak yalnızca “devlet-toplum ilişkisini” gören bir yaklaşımdan “yetmez ama evet” demenin yeni bir sürümünden başka ne bekleyebilirsiniz? Bu kafa 2010 referandumunda da “bütün kötülüklerin anası” olarak gördükleri “askeri vesayetin geriletilmesi” gerekçesiyle “yetmez ama evet” dememiş miydi? Can çıkmayınca huy da çıkmıyor demek!

Böyle çarpık -ve sığ- bir mantıktan yola çıkılınca arkası da aynı çarpıklıkta geliyor haliyle:

Gaz müjdeleri, daha doğru ifadeyle müjde gazları bir yandan, ‘Takviye Hazır Kuvvet’ teşkilatlanması karşı yönden, hazırlıklara işaret. Biri seçim çağrıştırıyor, öbürü çok fena şeyler. ‘Gâvur izi’ görülen bütün binaların camiye çevrilmesi gibi müjde gazları azıcık da ittirip kaktırmayla sağlanacak seçim zaferlerini garanti etmezse, herhalde, kaleşnikofla helikopterden inen, çelik yelek giymiş Belarus başkanını hatırlatır hallerle karşılaşacağız. Bu ihtimali konuşmak gereksiz, çünkü böyle bir yola girilirse zaten birçoğumuz bir daha hiç konuşamayacak.

Biz yine kandırık ortamlarda bir türlü dalaverayla hurdahaş edilecek olsa da seçim ihtimalini gözönünde tutalım. Zira mevcut iktidar yapısı, anlayabildiğimiz kadarıyla, sadece kaba ve açık zorla varlığını sürdürebileceğine güvenemiyor, seçime ihtiyaç duyuyor. Seçim ihtimali bütünüyle ortadan kaldırılırsa toplumun oyuna katılımı ne yönde nasıl etkilenir, emin olamıyorlar herhalde. Zaten bizim elimizde de başka araç yok. Üstelik, şu şartlarda, dürüst seçim hayatî demokratik talep niteliği kazandı. (agy, abç)

Bu nasıl bir çaresizlik ve güçsüzlük tiradı, nasıl bir yılgınlık teorisidir! Bu nasıl bir tarih okuması, nasıl bir dönem okumasıdır? Önümüzdeki dönemi sadece diktatörün tercih ve yönelimleri mi belirleyecek? Biz de bunlar içinden daha az korkutucu olan birine -seçim- endeksli mi siyaset yapacağız?

Çok gerilere gitmeye gerek yok, Sudan’da El Beşir seçimle mi devrildi? Sürece daha hazırlıklı -ve Batı destekli- giren faşistler tarafından çalınmış olsa da Ukrayna’da Yanuşenko’yu götüren seçim mi oldu? Bunlar da bir yana Gezi gibi kimsenin beklemediği bir isyana sahne olmuş bir coğrafyada neden elimizde “zaten seçimden başka bir araç kalmamış” olsun?

Her türlü hile-hurdanın deneneceğini 2015 yerel seçimlerinden bu yana yaşayarak da gördüğümüz bir seçim olasılığını esas alıp bütün dönemsel strateji ve taktiğimizi neden yapılıp yapılmayacağı bile belirsiz böyle bir seçim beklentisi üzerine kuralım? Pandemi koşullarının yaşattıkları ve gösterdikleri ışığında kapitalizmin sistem olarak sorgulanır hale geldiği, en azından bunun görülüp kavranmasının kolaylaştığı koşullarda “dürüst seçim” talebinden daha hayati ve öncelikli başka hiçbir talep yok mu?

Biz bu “hayati demokratik talep” hatta onu da içeren “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisiyle kimleri -hangi sınıfları ve toplumsal kesimleri- ne kadar örgütleyebiliriz? Diktatörü ve diktatörlük rejimini geriletip yıkabilmek için mutlaka hızlandırıp en azından bir kısmını etki alanımıza çekmemiz gereken AKP tabanındaki çözülmeye ne katkısı olur mesela bu strateji ve talebin?

Ailesiyle birlikte karnını doyurmanın, varsa işini kaybetmemenin yoksa bir an önce bir iş bulmanın, yaşam alanlarını korumanın, pandemi koşullarında hayatta kalmanın derdindeki işçi ve emekçi kitleler için ne anlam ifade eder bu “hayati demokratik talep” ve “güçlendirilmiş parlamenter sistem” stratejisi?

Bunlar için dövüşmeyi, polis copu, gaz-bomba yemeyi, gerekirse hapse girip vurulmayı kimler ne kadar göze alır?

Dürüst olmayan seçimlerde önüne çıkarılan bütün engellere ve zorbalıklara rağmen sandıktan çıkan iradesi her seferinde pervasızca çiğnenen hangi Kürt dövüşür mesela bu talep için?

Soruları uzatmanın alemi yok! Çünkü ‘alttan’ güçlü bir sınıf ve kitle dinamiğini harekete geçirmek diye bir derdi ve amacı yok zaten bu “güçlendirilmiş parlamenter sistem” stratejisinin. Onun hedefi ‘yukarda’ mevcut düzen partileri arasında bir yakınlaşma ve güçbirliği sağlamak. Adı şimdiden konulmuş bir seçim ittifakı kurmak. Birazdan göreceğiz, Ümit Kıvanç bunu açıkça söylüyor zaten.

Özde reformist bir karakter taşımakla birlikte sadece iktidardaki hasmını değil siyasi arenadaki diğer muhataplarını da kendisini dikkate alıp güçbirliği yapmaya zorlayacak seçim endeksli bir strateji dahi iki türlü olabilir: Bunlardan biri şimdi tartıştığımız türden ‘tepede’ yakınlaşma ve ittifakı esas alan sağcı parlamenter budalalık çizgisidir; diğeri ise hedeflediği sonuçlara güçlü bir ‘taban’ hareketine dayanarak, işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimleri yanında farklı toplumsal muhalefet dinamikleriyle güçlü ilişkiler kurarak ulaşmayı esas alan militan bir yaklaşımdır.

Bunlardan ilkinde peşinden koştuğunuz muhataplarınız bile sizi çoğu kez kaale dahi almaz. Alır gibi yaptıkları ya da aldıkları durumlarda da sürekli taviz vermeye zorlarlar, koşul dayatırlar, köprüyü geçene kadar “mış gibi” yapıp sonra kolayca kazık atabilirler, vb. Güçlü bir sınıf ve kitle dinamiğine dayandığınız hallerde ise çoğu kez onlar sizin peşinizde koşar, onlar kendilerini size ve kitlenize beğendirmeye çalışırlar, sizin eliniz güçlü olduğu için işbirliği ve ittifakın çerçevesi ve koşullarını belirleyen siz olursunuz.

Bu işin bir yönü. Üstelik en önemli yani “hayati” değil tali yönü. Daha çok bir ‘yan ürün’. Üzerinde durulması gereken asıl önemli nokta, alttan güçlü bir sınıf ve kitle hareketinin baskısı gelişmediği sürece bu ülkede artık ne geleneksel anlamda bir seçim olur ne de klasik anlamda liberal burjuva parlamenter bir sistem kurulabilir. Ümit Kıvanç’ın yazısında vaz ettiği gibi “gerçekçi olmaktan” söz edeceksek en başta o trenlerin kaçtığını görmek gerekiyor. Tarihi geriye doğru akıtmaya kalkmak yerine, burjuva liberal demokrasinin seçim dahil bütün kurum ve mekanizmalarının çürüdüğünü ve tükenişi yaşadığı gerçeğini dikkate alarak hareket etmek gerekiyor.

Bu bağlamda, seçimleri ‘serbest ve adil’ bir yarış olmaktan çıkarmakla kalmayıp dürüstlükten de uzak birer göz boyama atraksiyonu haline getiren uygulamaların sadece Türkiye’ye -ve Orta Asya cumhuriyetlerine- özgü olduğunu düşünmek dünyayı bulunduğumuz kuyunun ağzından ibaret görmek olur. Oğul Bush’un ikinci kez başkan “seçildiği” 2009 seçiminde nasıl göz göre göre hile yapıldığından tutalım bugünlerde Trump’ın ertelemeye çalıştığı, eğer bunu başaramazsa sonucu tanımamanın hazırlıklarını yaptığı ABD’deki başkanlık seçimlerinin seyrine bakmak yeterli. Sadece ABD’de değil liberal demokrasinin kaleleri olarak örnek gösterilen neredeyse bütün ülkelerde tanık olduğumuz seçim üçkağıtlarının, hilenin-hurdanın, eşitsizliğin, manipülasyonun haddi hesabı yok.

Seçimleri anlamsızlaştıran uygulamaların bu denli yaygınlaşıp sıradanlaşması tesadüf mü sizce? Değil, tam tersine burjuvazinin özellikle işçi sınıfı ve halkın desteğine ihtiyaç duyduğu kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin üstyapı biçimi olarak ortaya çıkan liberal demokrasinin tarihsel açıdan olduğu kadar siyasal açıdan da gereksizleşip ayak bağı olarak görülmeye başladığı 1980 sonrasının doğal ve kaçınılmaz sonucu. Bu tasfiye süreci her alanda tekelcilikle karakterize olan emperyalist kapitalizm döneminde daha önce başlamadıysa, bu asıl olarak sosyalist ülkelerin varlığıyla gelişmiş kapitalist ülkelerdeki güçlü işçi ve emekçi kitle hareketlerinin yarattığı basıncın sonucuydu. Bu etkenlerin 1980 sonrası ortadan kalkışı yanında finans kapitalin azami kâr-azami egemenlik ihtiyacının büyüyüşüne paralel olarak burjuvazi bir zamanlar ihtiyaç duyduğu liberal demokrasiyi artık gereksiz bir ayak bağı olarak görüp tasfiyeye yöneldi. Bugün Trump gibileri tarih sahnesine çıkaran süreç o neoliberal yeniden yapılanma yıllarında örüldü adım adım. Ama herkese siyaset dersi vermeye soyunan bazı çok bilmişler hâlâ o giden demokrasinin arkasından koşup onu canlandırmanın peşindeler. Bunu “hayati iş” olarak görüyorlar.

Onlar burunlarının ucunu görmemekte ısrar edip gidenin peşinde koşmaya devam ederlerken, kendi adımıza biz daha ’90’ların sonunda gelmekte olana işaret ediyorduk. O yıllarda yayınladığımız teorik derginin (modern Devrimci Proletarya) Şubat 1999 tarihli 3. sayısında dönemin yayın politikası gereği imzasız olarak yayınlanan “Devleti Yeniden Yapılandırma Yönelimi Üzerine” yazısında şunları söylüyorduk örneğin (*):

(…) Burjuva rejimlerin bugün yaşadığı tıkanıklık ve açmazları, esas olarak ‘temsili demokrasinin işleyişinde ortaya çıkan yetersizlik ya da bozulmaların yol açtığı bir sonuç’ olarak gören ve çözümü de bu çerçeve içinde, özellikle de siyasi partiler düzeni ve sistemlerinde yapılacak daraltma ya da genişletmelerde arayan anlayış, ‘yeniden yapılandırma’ yöneliminin yorumlanışında yaygın taraftar bulan üçüncü ana grubu oluşturur.

 

Sorunu kapitalist sistemin temelleriyle birlikte sorgulanmasından kopartarak ele alan bu yaklaşımın en başta gelen temsilcileri, kolayca tahmin edileceği üzere, ‘yeniden yapılandırmacı’ burjuvazinin bizzat kendisi ve onun maskesiz uşaklarıdır.

 

Fakat ilginç olan, gerçekte neyi savunduklarının ne kadar bilincinde oldukları şüpheli bazı budala küçükburjuva demokratizm yandaşlarının da bir ‘temsil krizi’ edebiyatı tutturmuş olmalarıdır.

 

Sorunu temelde ‘temsili demokrasinin krizi’ olarak görmekte birleşen görüşler, sadece buna dayalı çözüm önerilerinde farklılaşmaktadırlar. Burjuvazi ve onun maskesiz uşakları bu konudaki önerileri ile ‘demokrasi’ etiketi altında burjuva demokrasisinin biçimsel bazı gereklerinin dahi budandığı daha ‘otoriter bir rejim’ özlemlerini dışa vururlarken; budala küçük burjuvalar ise, siyasi partiler düzeni ve seçim sisteminde ‘toplumdaki farklı siyasi görüş ve eğilimlerin daha geniş temsilini sağlayacak değişikliklerin yapılması’ gibi bir hayalin peşinde koşmaktadırlar. Egemen burjuvazinin ‘devleti yeniden yapılandırma’ yöneliminin özünü ve amacını oldukça çıplak bir biçimde yansıttığı için, biz bunlardan birincisi üzerinde duracağız.

(…)

 

Krizin de kamçıladığı bir açgözlülükle tekelci burjuvazi, bugün, ekonomik yaşamda olduğu gibi siyasal yaşamda da işçi sınıfının ve emekçi yığınların bazıları 100 yılı aşkın bir geçmişe sahip olan tarihsel kazanımlarına dahi tahammülsüzdür, onları bir biçimde gaspetmenin çabası ve arayışı içindedir. Ekonomik yaşamda örneğin “çalışmanın esnekleştirilmesi” sloganı altında 8 saatlik işgünü ve ondan doğan hakları ortadan kaldırıp vahşi kapitalizm döneminin bundan 100-150 yıl önceki angarya düzenini nasıl hortlatmaya çalışıyorsa; siyasal demokrasi alanında da, paranın her şeye hükmettiği kapitalist özel mülkiyet düzeni koşullarında emekçiler açısından zâten lafta kalan biçimsel bir hak ve eşitlik olmaktan öte geçmeyen ‘Genel ve eşit oy hakkı’nın dahi resmen ortadan kaldırmanın peşindedir. Onlar için gerçekte zaten olmayan demokrasiyi istismar ederek(!) ‘devlet otoritesini zaafa uğrattıkları, düzeni ve yasayı bozdukları, hatta ekonomik yaşamı darboğaza sürükledikleri’ gerekçesiyle açıkça ‘siyaset dışına itilmeleri’ istenen toplumsal kesimlerin, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar olduğu açık ve ortadadır.

 

Onlar nasıl ‘siyaset dışına itileceklerdir?’ Açıktır ki, mümkün olduğunca örgütsüzleştirilerek, özellikle de kendi sınıfsal çıkar ve talepleri temelinde siyasal örgütlenmelerine izin ve meydan verilmeyerek bunun yanı sıra ‘seçme ve seçilme haklarını’ büsbütün ortadan kaldırarak… Seçme (oy kullanma) hakları kağıt üzerinde sürmeye devam edecek olsa bile, ‘istenmeyen yönde’ kullanılan oylarını daha işin başında çöpe atacak seçim sistemleri bulup uygulayarak… Kısacası günümüzde burjuvazi, halkın (demos’un), biçimsel olarak dahi siyasetten büyük ölçüde dışlandığı ‘halksız bir demokrasi’ peşindedir.

 

(…)

Burjuva devleti yeniden yapılandırma yönelimine de yön veren bu temel düşünce, ‘Yeni Dünya Düzeni Demokrasisi’nin, burjuvazinin tarihsel bakımdan iki temel egemenlik biçimini oluşturan klasik burjuva demokrasisinden daha çok faşizme yaklaştıran ayırdedici bir özelliktir. Başka bir anlatımla, ‘YDD demokrasisi’, zaten sahte ve aldatıcı burjuva demokrasisinin sınırlarının genişlemesi yönünde değil, bunun tam tersine, onun biçimsel bazı yönlerinin dahi törpülendiği, burjuvazinin egemenlik sisteminde faşizme özgü yöntem ve çizgilerin öne çıkıp derinleşmesi yönünde bir gidişin ifadesidir. Buna bağlı olarak, özellikle yarı sömürge ülkelerde yeni bir rejim modeli, yeni bir devlet tipi ortaya çıkmaktadır.

(…)

Ana hatlarıyla: Klasik burjuva ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin yerine iktidar gücü ve yetkilerinin merkezileştirildiği ve ordunun belirleyici bir konumda olduğu çekirdeksel kurum ve organların elinde toplandığı, parlamentoların yanı sıra artık hükümetlerin bile iyice işlevsizleşip göstermelik bir konuma itildiği, yargının politik bir silah ve düzenleme aracı olarak kullanıldığı, değil burjuva ‘Hukuk devleti’ olmak ‘yasa devleti’ olarak bile nitelenemeyecek, görünüşte ‘sivil’ ve ‘parlamenter’ ama gerçekte ne ‘sivil’ ne de ‘parlamenter’ sayılabilecek keyfi, bürokratik, zorba bir yönetim tarzı ve rejim modelidir bu (agy, abç)

Tekrar hatırlatalım, bu çözümleme ve uyarıların yapıldığı tarih 1999’dur. (sürecek)

(*) H. Selim Açan’ın modern Devrimci Proletarya (mDP) dergisinin 3 Şubat 1999 tarihli 3. sayısında yayınlanan “Devleti Yeniden Yapılandırma Yönelimi Üzerine” yazısının tamamını sitemizin Arşiv Unutmaz sekmesinde bulabilirsiniz.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar