“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -3

“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -3

Ümit Kıvanç’ın herkesi ayrımsız aynı torbaya doldurduğu genellemeci bu sol örgüt düşmanlığıyla ilk kez karşılaşmıyoruz.

H. Selim Açan

Entelektüel birikim ve kapasitesine rağmen gündemdeki siyasal süreç ve konuları ele alırken kimi takıntılarından ve tek yanlı yüzeysellikten bir türlü kurtulamayan Ümit Kıvanç, andığımız yazı serisinde “İktidarı devirecek atmosfer nasıl oluşacak” diye soruyor, arkasından öyle bir yanıt veriyor ki “Kargadan başka kuş tanımayan” akıl almaz bir siyasi sığlık çıkıyor karşınıza:

Herhalde en basit tarif şöyledir: İktidar koalisyonuna karşı, kısmen ittifaklar, kısmen fiilî yan yana gelişler, etkiyi tabana yayan faaliyetler, iktidar destekçisi cepheden kazanılacak geçici yol arkadaşları vs. ile, sıkılığına-gevşekliğine göre, bir cephe ya da güçbirliği meydana gelecek. Bunun için, Selahattin Demirtaş’ın belli ki bir süredir düşünüp geliştirdiği, kısa süre önce de duyurmaya başladığı “ittifak modeli”ndeki gibi, asgarî ortak noktalar, belki ilkeler, ortak hedefler tanımlanması gerekecek. Ve partiler, siyasetle ilişkili her türlü örgüt, sivil toplum kuruluşları, fikir ve siyaset üretebilen her türlü kurum, topluluklar, bireyler, topluca, bir kuvvet, bir irade yaratacak.

 

Böyle bir heterojen güçbirliğinin ilk elde, temel önemde ama asgarî, sınırlı hedefler, talepler arkasında biraraya gelebileceği açık. İkincisi, buna katılan hiçbir unsur burada bütünlüklü yaklaşımı, eleştirileri, hedefleri ve siyaset tarzıyla temsil edilemez. Herkes ötekilerle üzerinde anlaşabileceği taleplerini ve yöntem önerilerini ortaya sürüp gerisini cebinde tutacak. Aksi halde böyle güçbirlikleri kurulamaz. (Ü. Kıvanç, Siyaset, gerçekler, Abdullah Gül -1, Gazete Duvar, 25 Ağustos 2020, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/08/25/siyaset-gercekler-abdullah-gul-1/)

Hep birilerinin peşinde koşmak, sürekli uzlaşmalar, ittifaklar, güç birlikleri arayışı içinde olmak, uzlaşabilmek için taviz vermek, esnemek, muhataplarını ürkütüp uzak tutacak bütünlüklü yaklaşımını, eleştirilerini, hedeflerini, siyaset tarzını bir kenara bırakarak ılımlı ve makul olmak- Siyasi üst akıl edalarında sol’a ders vermeye soyunan Ümit Kıvanç’ın siyaset yapmaktan anladığı bu!!!

Sol siyaset yapmıyor” gibi çok doğru bir tespiti dile getirip zaman zaman “Memleketin dört yanında meydana gelen kendiliğinden direniş ve itiraz hareketlerinin otomatik olarak solla bağlantı kurması gibi bir “doğal” kanalın varolmayışı ve bunun sol tarafından dert edinilmeyişi, aynı olgunun öbür yüzü. Dindar olanı “gerici” diye nitelerken işçi sınıfının büyük bölümünü gözden çıkarabilen ana akım sol, ‘fikrimiz doğru, ama halka anlatamıyoruz’ gibi bir inanca sahip” (agy) gibisinden yine doğruya teğet geçen belirlemelerde bulunan Kıvanç’ın bu sonuçlara varırken baz aldığı ölçüt ve siyaset anlayışının kendisi sakat.

Bu siyaset anlayışında mesela sol olduğunu iddia eden örgütlerin ’89’lardan bu yana sınıfa dayalı siyaset anlayışını, bu bağlamda işçi sınıfı içinde çalışmayı ve sosyalizmi “unutmuş” olmasının sözünü dahi etmiyor. Çünkü kendisi de bu “unutkanlar” arasında. Lâfa geldiğinde hatırladığı zamanlarda da sadece muhataplarını sıkıştırmak için anıyor sınıfın ve sınıf çelişkilerini esas alan sınıf temelli siyaset anlayışı ve tarzının adını.

O nedenle zaten her türlü sömürü ve eşitsizliğin ortadan kaldırılması gibi tarihsel bir amaç ışığında kısa, orta ve uzun vadeli stratejiler temelinde sabır ve inatla yürütülmesi gereken böyle bir faaliyete yönelmek yerine çoğu kez sınıfın ve emekçi yığınların acil yakıcı talep ve sorunlarına kayıtsız kalan, bu anlamda onların hayatlarına değmeyen dar siyasal sonuçlar elde etmeyi esas almanın eleştirisine dair tek bir cümle bile kurmuyor. “Sol siyaset yapmıyor” gibi doğru bir sonuca varırken bile o asıl olarak “şu iş için şununla, bu iş için bununla yan yana gelebilmeyi, birini karşına alırken ötekiyle işbirliği yapmayı” (agy) öğrenememiş olmayı, becerememeyi kastediyor.

Hareket noktası ve ulaşmak istediği sonucun sığlığı, darlığı ve yanlışlığına rağmen “sol siyaset yapmıyor” tespitinin haklılığının yüzü suyu hürmetine Kıvanç’a kulak vermek istiyorsunuz. Fakat anında karşınıza onun artık alışkanlık haline getirdiği toptancı sol düşmanlığı çıkıyor:

Sol siyasetse, bütün soruların bütün cevaplarına sahip olma iddiasına dayanıyor. Temel yöntemi, kime ne kadar ulaşacağına bakmaksızın ‘doğruları’ tekrarlamak. Söylemin çekirdeğinde ’emperyalizm’ var. Bundan da bir çeşit ‘dış düşmanların içerideki uzantıları’ motifi türüyor ve hayli ilginç şekilde, bir kısım solun milliyetçiliğini ambalajlamasına yarıyor (Ümit Kıvanç, agy).

Türkiye solunun bütün bölüklerini ayrımsız böyle bir torbaya doldurup hepsini bu şekilde tanımlamak için bunu yapan birinin gerçeklik duygusu yanında akıl, vicdan ve insafını da yitirmiş olması gerekir. Sen hangi soldan söz ediyorsun Ümit Kıvanç?

Vatan Partisi-Aydınlık denilen çeteyi “sol” içinde görmeye devam edecek kadar kendini kaybetmiş olamazsın herhalde. O zaman sen “sol” deyince sadece Merdan Yanardağ, Enver Aysever, Cumhuriyet gazetesi yazarları gibi ulusalcı faşistlerle TKP adını gasp etmiş orta sınıf solcularını ve milliyetçilikte onlarla yarışan Halk Cephesi ile Doktorcuların bir kanadı HKP’yi mi görüyorsun? Bunların dışında “söyleminin çekirdeğinde ’emperyalizm’ olan, bundan da bir çeşit ‘dış düşmanların içerideki uzantıları’ motifi türeten” tek bir sol çevre daha gösterebilir misin? Türkiye solunun -olduğu kadarıyla- hem nicelik hem de nitelik bakımından asıl gövdesini oluşturan irili-ufaklı diğer parti, örgüt ve çevreler içinden bu tanıma uydurabileceğin başka tek bir örnek bile bulamazsın! O zaman sen bu genellemeyi neye dayanarak nasıl yapıyorsun? (*)

Gelişmelere müdahaleyi varoluş gayesi saymayan edilgen sol tavır adetâ kurumlaştı (…) Ne yazık ki, bu sayıca azlıkla, güçsüzlükle açıklanabilir olmaktan uzak. Çünkü sol gerçekte siyaset yapmıyor. O köşeden doğrularını tekrarlamak siyaset değil. Herhangi bir duruma dair yanlışlık tesbiti ilan etmek değil siyaset gibi yine doğru bir tespitle lâfa başlayan Ümit Kıvanç, arkasından bakın nasıl bir “yüksek siyaset” dersi vermeye soyunuyor:

Siyaset işin ‘nasıl’ında. Bu da, gerçek hayat içerisinde faal olmayı gerektiriyor. Dolayısıyla, şu iş için şununla, bu iş için bununla yan yana gelebilmeyi, birini karşına alırken ötekiyle işbirliği yapmayı, bütün bu değişkenlik içerisinde, ilkelerini, kimliğini oluşturan ideallerini kaybetmemeyi, neyi niye yaptığını açıklayabilmeyi vs. gerektiriyor” (agy)

Kıvanç’ın siyaseti sadece birileriyle yan yana gelmek, güç birliği, ittifak, cephe kurmaya indirgeyen tek boyutlu siyaset anlayışı burada bir kez daha karşımıza çıkıyor. Çünkü sözü asıl olarak Selahattin Demirtaş’ın da yukarlarda bir yerlerde kurulacak seçim endeksli ittifak önerisine getirmek ve ona tereddütsüz destek olunmasını sağlamak derdinde. İki yazı boyunca sergilediği bütün bu çok bilmişliklerin ve ukalalıklarının altında yatan amaç bu. Asıl karın ağrısını bu kez daha açık bir dille hatta sadece “birtakım sağ güçleri değil” (siz bunu soft MHP İyi Parti, Saadet Partisi, Davutoğlu’nun Gelecek Partisi, Babacan’ın DEVA’sı olarak okuyun) “devlet içinden unsurları” da kapsayacak bir mezhep genişliği sergileyerek şöyle dile getiriyor:

Seçim, oy, destek vs. gibi, doğrudan sayılarla ifade edilmedikçe anlamı olmayan konulardan sözediyorsak, güçbirliğinin zorunlu, ama tek tek her birimizin iç huzuruyla katılacağı bir güçbirliğinin mümkün olmadığını bilerek lafa başlamamızda hayır var. Düpedüz mecburiyet var aslında, ama ortam fena, herkes çok gergin, böyle diyelim.

 

Daha farklı da ifade edebilirim; daha somut: Türkiye’de ne bugün ne yakın gelecekte, samimi solcunun iç huzuruyla destekleyeceği herhangi bir güçbirliği, iktidar değişimi yaratabilir. Eğer engel olunmazsa giderek kan dökmeye de aday olan bugünkü iktidar koalisyonunu iktidarı terk etmeye zorlayabilecek güçbirliği, ancak birtakım sağ siyasî güçleri, hattâ devlet içinden unsurları kapsayabilirse başarıya ulaşabilir. Kitle desteği için de, şüphesiz, en beylik ifadesiyle, mümkün en geniş kesime hitap edebilecek adaylar falan lazım (agy).

Ü. Kıvanç “siyasi gerçekçilik” adına savunduğu “esnekliğe” herkesi ortak etmek için burada yine korkulara oynuyor. “Biz bu mezhep genişliğini sergilemezsek durum çok fena” diyerek bizleri -artık hangi kurum ya da kesimleri kastediyorsa- “devlet içinden unsurlara” bile kucak açmaya çağırıyor. Peki ölçü ne olacak? “Mümkün en geniş kesime hitap edebilecek” bir aday etrafında birleşmek!!!

Solculuk iddiasındaki biri için bu yeterli bir ölçü olabilir mi? İlişki kurmak için kapılarını çaldıklarının programları kadar pratiklerinin hiç önemi olmayacak mı mesela? Nasıl bir gelecek tasavvuruna sahip oldukları kadar geçmiş pratikleri, zamanında neleri savunup neler yaptıkları hiç mi önem ve anlam taşımayacak? Sözü dolandırmayı bırakıp somut konuşalım: Tayyip Erdoğan’da cisimleşen bir iktidar anlayışı ve pratiğine son vermeyi amaçlarken Davutoğlu ve Babacan gibileriyle yan yana gelebilmeyi hangi temelde nasıl mümkün göreceğiz?..

İşin ilginci bu kadar ukalalık ve akıl satmadan sonra verdiği dersi, iş “gelecek başkanlık seçimlerinde muhalefet cephesinin adayı kim olmalı” sorusuna yanıt olarak Abdullah Gül ismine gelince en başta kendisi unutuyor:

… ‘Kesseler vermem’ teatralliğini sevenlerin gayet haklı olduğu bir konu var ki, yaşanan bunca şeyden sonra koskoca muhalefet cephesine birleştirici aday diye kalkıp Abdullah Gül’ü önermek, hafifinden düşüncesizlik, basiretsizlik, ağırındansa hakaret gibi hareket. Şahsen ağırıma gitti; her türlü siyasî mülâhaza bir yana.

Siyaset yapmak” için hani armudun sapı, üzümün çöpü dememek gerekiyordu? “Şununla şunu, bununla bunu yapmaya” soyunurken eskiyi, geçmişi, başka şeyleri hani fazla karıştırmamak gerekiyordu? İş senin bile içine sinmeyen Abdullah Gül ismine gelince bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?!!

Bu itirazını temellendirmek için Abdullah Gül’ün Gezi sürecinde ve sonrasında sergilediği siniklik ve korkaklığı hatırlatma gereği duyuyor: “Peki, diyelim bunlar arızî fasıllar. Belki o da yanlış davrandığını düşünüyor, adının siliklikle, pasiflikle, kifayetsizlikle anılmasından rahatsız oluyordur. Var mı böyle bir özeleştirel havası? Kesinlikle yok.” diyor.

Bu kadarla sınırlı tuttuğu Abdullah Gül’ün “geçmiş” sorgulamasıyla yetinmeyip “gelecek” perspektifine dair de şu soruyu soruyor: “Ve Türkiye dışında lafa kendisinden başlanacak olan ama burada rahatlıkla ihmal ettiğimiz noktaya gelelim: Nedir Abdullah Gül’ün memleketin temel meselelerine dair görüşleri, çözüm önerileri? Var mı böyle birşeyler, notları arasında?”

Siyaset yapmak” uğruna önerdiği bütün esneklik ve genişliğine rağmen -her nedense- içine sinmeyen Abdullah Gül konusunda bu sorgulamayı yapma hakkını kendisinde görüyor ama başkaları -yani solcular- Ümit Kıvanç’ın içine sinen İYİ Parti, Davutoğlu ve Babacan gibilerini hem geçmişleri hem de nasıl bir geleceğin temsilcileri oldukları yönünden sorgulamaya kalkınca onun gözünde bu “siyaset yapmamak”, “hayattan ve gerçeklerden kopukluk” vs. oluyor!!!

Bu “tutarlılığı” anlayan beri gelsin!

(*) Ümit Kıvanç’ın herkesi ayrımsız aynı torbaya doldurduğu genellemeci bu sol örgüt düşmanlığıyla ilk kez karşılaşmıyoruz. Bunun daha önceki örneklerinden biri üzerine (22 Aralık 2018 günü Gazete Duvar sitesinde yayınlanan “Muhalefet ve Çaresizlik: Böyleyken Böyle” başlıklı yazısı) kaleme aldığım eleştiri yazısının bir yerinde “Özellikle de sol zeminde tartışma, görüş alışverişi ve eleştiri söz konusu ise, kimsenin kimseye ‘had bildirme’ hakkı olmadığı gibi, kimsenin de kendisini Vatikan’daki Papa ya da Hayrettin Karaman benzeri ‘had bildirmeye’ yetkili bir makam konumunda görmemesi gerektiği görüşündeyim. Lakin bu yükümlülülüklerin sadece tek yönlü düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum. Diğer yandan, eski Türkçe’de ‘had’ diye tanımlanan bazı insani- ahlaki-vicdani sınırların olduğu da (ya da olması gerektiği de) unutulmamalı” hatırlatmasında bulunduktan sonra sözümü şöyle bağlamışım:

Türkiye solunun bütününü ve bütün solcuları sürekli aynı torbaya doldurup, içlerinden birinin ya da bazılarının ahmaklığını, saçmalıklarını, suçlarını, cinayetlerini, vb. hepsine teşmil ederek önce sol’u karikatürleştirmek, sonra da yerden yere vurmak, belirli aralıklarla tekrarlanan liberal bir alışkanlık hatta ayin halini aldı neoliberalizmin ideolojik saltanatının da güçlü olduğu yıllar boyunca. Ümit Kıvanç tevazu gösterip kendisini dışında tutmuş ama, “kimdir kardeşim bunlar” sorusuna devrimci Marksist yaklaşımdan hareketle yanıt verilirken, hani Murat Belge, Ömer Laçiner, Oya Baydar, Aydın Engin vd. gibi ilk ağızda sayılanlar arasında olmasa bile ikinci halkada adı geçen bir ‘yetmez ama evet’çi olarak uzun zamandır bırakmış görünüyordu bu ritüeli. Görülen o ki, can çıkmayınca huy çıkmıyor.” (“O kadar uzun boylu değil Ümit Kıvanç”, Alınteri, 23 Aralık 2018, https://gazete.alinteri1.org/o-kadar-uzun-boylu-degil-umit-kivanc).

Sinirlerinin sağlamlığına güvenen okuyucuya, onun aynı sol örgüt düşmanı refleksle kaleme aldığı ve 18 Ağustos günü yine Gazete Duvar’da yayınlanan Refleksler başlığını taşıyan şu yazısına da göz atmasını öneririm: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/08/18/refleksler/

 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar