“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -I

“Yetmez ama evet”çiliğin yeni sürümü -I

Ehven-i şer’i kabule dünden hazır oportünist sürüklenişlere sık sık kapılmaması için insanın hem geçmişi unutmaması hem de geleceğe dair tasavvur sahibi olması gerekiyor.

H. Selim Açan

Sol kamuoyunun gündemine yeni bir tartışma girdi son günlerde. Gerçi herkesin bir biçimde katıldığı yaygın bir tartışmadan söz edemeyiz. Kendilerini “siyaset gurusu” olarak gören birilerinin farklı düşünen herkese kılıç salladıkları tek taraflı bir düello girişimi olarak tanımlamak daha doğru durumu.

Gariplik bununla bitmiyor. “AKP’yi iktidardan düşürebilmek için kimlerle, hangi öncelikler ekseninde, nasıl bir ittifak arayışı içinde olunmalı” gibi “yerli ve milli” bir konuya dair her şeyleri en iyi bilen bir “üst akıl” edasıyla ahkam kesilirken bir bakıyorsunuz araya “Belarus’ta gelişen son kitle eylemlerine hangi gözle bakmalıyız” konusu sokuşturuluyor.

Bu iki konu ister ayrı isterse “ortaya karışık” salata misali birlikte ele alınsın temeldeki yamukluk hemen sırıtıyor: Tarih bilincinin eksikliği. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: An’ı ele alırken onu geçmişten ve gelecekten kopararak öncesiz ve sonrasız ‘kendinde şey’ olarak mutlaklaştırmak. Bu noktaya nereden ve nasıl gelindiğini unutmakla kalmayıp bundan sonrasına dair bir gelecek tasavvurundan da kopararak “Mevlâ görelim neyler/ Neylerse güzel eyler” imanıyla ele almak.

Ehven-i şer’i kabule dünden hazır böyle bir sürüklenişe kapılmaması için insanın hem geçmişi unutmamış, en azından ondan ders almış olması hem de geleceğe dair tasavvur sahibi olması gerekiyor. İkisi de olmayınca “dün dündür, bugün bugündür” rahatlığıyla an’ın teorisini ve siyasetini yapmakta ısrar mümkün olabiliyor. İlke sahibi devrimci bir siyaset anlayışı ve tarzı açısından bunun oportünizm anlamına gelmesi -bazıları için- fark etmiyor.

Peşrev faslını fazla uzatmadan sadede geleyim.

HDP’nin şu an rehin tutulan eş başkanlarından Selahattin Demirtaş geçenlerde yeni bir siyasi yol haritası önerisi attı ortaya. İsmi partisi HDP’yle özdeşleşmiş bir siyasi figür buna neden ihtiyaç duydu sorusunu şimdilik bir kenara bırakarak Demirtaş’ın “kişisel önerim” diye altını çizdiği öneri aslında Öcalan’ın E. Laclau ve C. Mouffe’dan “esinlenerek” ortaya attığı -ama fikrin patent sahiplerinden Mouffe’un bile gerçekleşebileceğinden umudunu kesip yerine “sol popülizm” önerisi gibi yeni oyalanma pratikleri arayışına yöneldiği- radikal demokrasi ütopyasının kötü bir karikatürüydü.

Kapitalizm koşullarında burjuvazinin diktatörlüğünün bir biçimi olarak demokrasiyi bu sınıfsal karakterinden ve merkezi iktidar sorunundan kopararak ele alan radikal demokrasi hayali bile tarihsel bakımdan can çekişme sürecindeki burjuva demokrasisinin ıslah edilerek farklı bir görünüm ve işlev kazanmasını ancak farklı toplumsal muhalefet dinamiklerinin aşağıdan yükselen birleşik mücadelesine bağlı ve mümkün görür. Demirtaş’ın önerisi ise halen çok zayıf ve dağınık haldeki bu dinamikleri güçlendirmekle kalmayıp bir araya gelişlerini hızlandıracak bir perspektif ve içerik taşımak yerine işbaşındaki AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonu dışında kalan bütün burjuva muhalefet partilerinin revize edilmiş bir parlamenter düzene geri dönüş ekseninde tepede bir araya gelmelerini amaçlayan bir burjuva koalisyon önerisi.

Önerinin işçi ve emekçi yığınların günlük yaşamlarına değen dolayısıyla çözülme sürecindeki AKP tabanında bile yankı yaratarak emekçi sınıfların sürecin aktif özneleri haline gelmelerini sağlayacak tek bir somut ekonomik-sosyal talep içermemesi yetmezmiş gibi işbirliği hayalini kurduğu partilerin karakterinden Türkiye’nin nasıl bir rejim değişikliği geçirdiğine kadar günün gerçeklerini görmezden gelerek hâlâ “serbest, adil ve dürüst seçim” talebine dayalı hayalciliği “ört ki ölem” dedirtecek boyutta.

Göle çalınmak istenen bu mayanın tutma şansı da yok ayrıca. Önerinin muhataplarının neredeyse tamamı HDP ile yan yana görünmektense Tayyip Erdoğan’la pazarlık yapıp uzlaşmayı tercih edecek karakterde tescilli gerici-faşist partiler. En başta da MHP’nin soft versiyonu olan İYİ Parti. Ona kıyasla daha ılımlı bir görüntü çizen Saadet ya da Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ise dindar Kürtlerin gözlerini boyayarak HDP’nin tabanından oy tırtıklamanın peşindeler. HDP ile ilişkiler konusunda CHP ya da Ali Babacan’ın da bunlardan özde bir farkı yok. Bunların her biri HDP ve Kürtleri işbirliği yapılacak bir muhatap olarak görmemekte birbirleriyle yarışıyor. Onların gözünde HDP, Kürt seçmeni yedekleyip peşlerine takmanın bir aracı. Daha da önemlisi bu militan demokrasi dinamiğinin umutlarını ve beklenti çıtasını sürekli baskılayarak sistemin kabullenebileceği en alt düzeye çekerek ehlileştirmekte yararlanılacak “elverişli vasıta”.

Kimse kusura bakmasın ama HDP de izlediği siyaset ve yaklaşımlarıyla bu rolü oynamaya teşne. Aldığı onca red cevabına ve maruz kaldığı aşağılamalara rağmen diğerlerinin peşinden koşmaktan bir türlü vazgeçmiyor. Kirli savaşın devlet tarafından tırmandırılmasının mecbur bıraktığı istisnai an ve kesitler dışında 7 Haziran seçimlerinin akşamından beri stratejisini sürekli böyle bir güçbirliği arayışı üzerine kuruyor. Sürekli o taviz veriyor. Sürekli o alttan alıyor. Kapitalizmin genel krizinin giderek ağırlaşan sonuçları altında bunalan işçi sınıfı ve emekçi yığınların aşağıdan hareketini örgütlemek, kadın dinamiği, çevre duyarlılığı, KHK’lılar, EYT’liler vb. gibi mevcut toplumsal muhalefet dinamikleriyle daha derinlemesine ve yaygın ilişkiler kurmak için harcamadığı enerji ve zamanı parlamento içi ve dışındaki partilerle güçbirliği ve ittifak peşinde koşmaya harcıyor.

Demirtaş’ın son “kişisel” önerisi bu yönüyle de yeni sayılmaz aslında. Ama insanlığın dünya çapında çok kritik bir eşikte bulunduğu şu kesitte dikkatleri sistemin sorgulanması yönünde derinleştireceği yerde restorasyonu yönünde üstelik gerçekleşmesi neredeyse imkansız bir hayale yönlendirmesi açısından nesnel olarak çok daha gerici bir tutum ve aymazlık örneği.

Ekonomide olduğu gibi siyasette de gücün çok daha fazla merkezileşip yoğunlaşmasını beraberinde getiren neoliberal birikim modelinin doğasına ve ruhuna uygun olarak Türkiye’de de Tayyip Erdoğan şahsında cisimleşen neofaşist diktatörlük rejiminin geriletilip yıkılması elbette yakıcı ve acil bir siyasal hedef ve zorunluluk günümüz Türkiye’sinde. Aynı zorunluluk ABD’de Trump, Brezilya’da Bolsonaro, Polonya’da Duda, Macaristan’da Orban, Hindistan’da Modi, Filipinler’de Duterte vb. gibilerinin alaşağı edilmesi zorunluluğu ve aciliyeti olarak karşımıza çıkıyor.

Soruna sadece bu yönüyle yani mevcut neofaşist diktatörlerin alaşağı edilmesinin onların işbaşında olduğu geçmişe kıyasla taşıdığı siyasal ve moral anlam sınırları içinde yaklaşacak olursak bunun nesnel olarak ilerici bir adım olacağı açık. Ancak muhtemelen çok fazla bedel ödemeyi gerektirecek bu süreçlere yol gösterme iddiası ve sorumluluğuyla ortaya çıktığımızda sadece bu ölçüyle hareket edebilir miyiz? Yani sadece ‘geçmişe göre’ ilerici olanı görmekle yetinebilir miyiz? Şu tablodan da görüleceği üzere günümüzde evrensel bir olgu olarak karşımıza çıkan ve her biri diğerlerinden daha çapsız ve dengesiz diktatörler tarihin kötü bir şakası falan değil kapitalizmin içinde bulunduğumuz çürüme ve tükeniş aşamasının ürettiği sonuçlar. Eğer bu gerçeğin biraz olsun farkındaysak o zaman işin sonraki etaplarını da dikkate alan, dolayısıyla dar bir siyasal restorasyon hedefiyle yetinmeyen bir gelecek perspektifine de sahip bir siyasal strateji izlememiz gerekmez mi? Bunun özünü de onların karşısına yakıcı ekonomik ve sosyal talep ve ihtiyaçlarına yanıt oluşturacak içerik ve kapsamda güven verici bir dönemsel programla çıkarak etkileyebildiğimiz yığınları sistemin kendisiyle hesaplaşma bilinciyle donatıp bu ruhla seferber etmeyi esas almak oluşturmaz mı?

Bu sorular temelinde tavır belirlemek “gerçekçi olmak” adına gününe göre politika yapmayı marifet sayan reel politikerlere “dogmatik tutuculuk”, “siyaset yapmama”, “fanus solculuğu” vb. vb. olarak görünüyor. Bunlar arasında Tayyip Erdoğan’a diktatörlük yolunu açan belirleyici dönemeçlerden biri olarak 2010 referandumunda da aynı kafayla “yetmez ama evet” diyen “yaman demokratlar” da var. Bütün solu yine aynı torbaya doldurarak Demirtaş’ın son önerisine eleştirel yaklaşanlara yalın kılıç saldırıya kalkan Ümit Kıvanç bunların en hızlısı ve ateşlisi olarak öne çıktı. (sürecek)


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar